İŞ ADAMI OLACAĞIM

Kıbrıs’ta görev yaparken bir öğrenciye büyüyünce ne olacaksın diye sordum. Öğrencinin verdiği cevap beni çok şaşırtmıştı. Çünkü öğrencilerin öğretmenlik, doktorluk, hemşire, mühendis, polis gibi tercihlerinden usanmış biri olmama rağmen o Kıbrıslı öğrencimizin benim bile hayallerimden uzak tercihini ilk defa duymuştum. O Kıbrıslı öğrenci tıpkı, olmak istediği meslek sahibi gibi gerile gerile ‘iş adamı’ olacağını söyledi.

Neden öyle söyledi hatırlamıyorum. Biraz konu üzerinde konuştuk, özgüveni çok yüksekti, çok kararlı ve bilinçli bir tercihti tercihi. Araştırmış, düşünmüş, üstelik ebeveyni veya ailesinden kimse iş adamı değildi.

İnsanların ülkemizde memur olmak için birbirleriyle nasıl yarıştıklarını herkes görüyor. Neden insanlar memur olmak için yarışıyor? Elbette bunun için pek çok neden sayabiliriz ancak insanların çok büyük kısmının uzun süreli zorunlu hizmet görevine rağmen geniş kitlelerinin memurluğu tercih etmelerini çeşitli nedenlere sığdırmak belki asıl nedeni gizlemekten başka bir işe yaramaz.

İnsanlar daha düşük maaş aldığı halde memurluğu özel sektördeki işe tercih edebiliyor. İş garantisi, memurluğa geçiş için önemli bir ölçüt. Bunun yanında devlet memurlarının çalışma saatleri, sosyal hakları özel sektörden çok daha iyi. Ancak yine de bunlar insanların devlet memuru olma isteklerinin açıklamaları değildir.

Özel sektörde 3000 lira maaş verilen vasıflı işi değil de, devlette 2000 lira maaş verilen vasıfsız işi tercih ne sosyal haklarla, ne de başka bir şeyle izah edilebilir. Bu durumun bilinç altına işlenmiş bir durum olduğunu söylemek en doğru tespittir.

Duyarsınız, büyükler, yaşlılar, ebeveynler herkes söz birliği etmişçesine devlete kapak atmanın faziletlerinden bahseder durur. Bu gençlere sürekli yapılan bir telkindir adeta. Yapılan toplumsal telkinin etkisi o kadar büyük olur ki, yıllarca KPSS kurslarında dirsek çürütmekten kariyer yapmayan gençleri görürsünüz.

Yüzbinlerce öğretmenin, özel okullarda o kadar açığa rağmen, 30 saatlik ücretli öğretmenliği diğer bütün işlere tercih etmesinin bir izahı olamaz. KPSS ile atanma sırası beklemenin ötesinde, verilen asgari ücretten düşük ücrete rağmen ücretli öğretmenlik garabetinin tercih edilmesi hayret uyandıracak şey.

Gençlerimizin elinden başka iş gelmemesi, söz konusu bir enstrüman çalamamaları, bir hobilerinin olmaması, bir başka uğraşıyla ömürleri boyunca hiç uğraşmamış olması, dil bilmemeleri, KPSS’ye çalıştıkları kadar başka hiçbir şeye çalışmamaları doğrusu acı bir gerçektir.
Öğrencilerden bazıları ders çalışmaz, okulu boş verirdi. Tamam ders çalışmıyorsun, onun yerine ne yapıyorsun diye sorardım. Çünkü hayat okuldan ibaret değil. Belki eğitim sisteminin görmediği bazı değerli işlerle gençler uğraşabiliyor olabilir. Mesela spor gibi…

Okullarda spora değer verilmiyor, okullar gençlerin sporda kariyer yapmaları için en uygun yer ancak bunun için ne eğitim programlarında ne de toplumsal anlayışta bir yer var. Kısmen eğitim sistemi içinde sporla uğraşmak isteyenler için düzenlemeler yapılmıştır ancak toplumsal anlayışımız yüzünden bunun uygulanması çok sınırlı kalmaktadır.

Eğitim deyince, sonucu devlete çıkan eğitim süreçlerinden geçmek geliyor insanların aklına. Eğitim bu değildir. Eğitimi böyle yapan şey, kurgulanmış sistemin kimin ihtiyacı olan insanı yetiştirmek istediğiyle ilgilidir.

Devletin sporcuya ihtiyacı yoktur, sanatçıya ihtiyacı yoktur, devletin kaynakçıya, çiftçiye, oto tamircisine ihtiyacı yoktur. Devletin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiş insanları yetiştiriyor okullar. Bu nedenle eğitimde yapılan düzenlemeler hep devletin ihtiyaç duyduğu insanları daha nitelikli hale getirme üzerine olmuştur. Yapılan düzenlemeler hep buna hizmet etmiştir.

Eğitim kurumları toplumun ihtiyaç duyduğu insanları eğitmelidir. Toplumun her kademesinde ve her kesiminde ihtiyaç duyulan işleri görecek insanları yetiştirmelidir okullar. Daha çok matematiğe ihtiyacımız yok, daha çok fiziğe ihtiyacımız yok, daha çok Türkçe, daha çok tarih bizi bir yere götürmüyor, götürmeyecek.

İhtiyacı olana daha çok matematik verilsin, ihtiyacı olana istediği bütün akademik dersler verilsin ancak, çocukların sınav maratonlarında daha iyi sonuçlar elde etmesi için olmasın bu çaba. Çünkü başlı başına bu bile toplumun ihtiyacı olan beyin gücünün yetişmesine engel teşkil ediyor. Yıllardır uygulanan üniversite giriş sınavlarının her türlüsü üniversitelerimize ne kazandırdı, topluma ne kazandırdı? Bizler uzaya astronot mu gönderdik bu sınavları yaparak?

Bunca yıl yaptığımız şeyler bizi ihtiyacımız olan sonuçlara ulaştırmadı. Özellikle eğitim konusunda yaptıklarımız olmamız gereken yerin çok uzağına getirdi bizi. Gençlerimiz yüksek eğitim almış niteliksiz insanlar oldular. Yüksek eğitim almış ama üretim yetenekleri sınırlı insanlar yetiştirdik.

Eğitimde bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Bu zihniyet devrimi geciktikçe tren kaçacak ve toplum olarak istediğimiz sonuçlara ulaşmakta çok zorlanacağız. Eğitim önemlidir, eğitim doğru insanların elinde şekillenmelidir ve her şeyden önce nasıl insan istiyoruz oradan başlamalıyız…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

25 Eylül 2016 Pazar 02:53

ALDANIŞ

Rio Olimpiyatları yazın yapıldı ve bitti. Ülkelerin madalya durumları açıklandı. Türkiye’nin çok kötü performans sergileyen milli sporcularının aldıkları madalyalar bizim sıralamamızı oldukça gerilerde bıraktı.

Rio Olimpiyatları madalya sıralamasında ABD her zamanki gibi yine başta. Onu İngiltere, Çin, Rusya ve Almanya takip ediyor. Türkiye, 206 ülke arasında 41. sırada.

Gelin Türkiye’nin FİFA sıralamasına bakalım, Türkiye 206 ülke arasında FİFA sıralamasında 19’uncu. Nispeten iyi…

Pisa sonuçlarına göre baktığımızda Türkiye 65 ülke arasında Matematik’te 45’inci, Okuma’da 37’inci, Fen’de 41’inci.

Rio Olimpiyatlarında sadece bir altın madalyası aldık. Taha Akgül’ün ülkemize getirdiği bu altın madalya güreş sporundan. Çok iyi olduğumuz güreşte bile bir altın madalya almamız çok acı. 2012 Londra Olimpiyatlarında Türkiye 32. olmuş. 2008 Pekin olimpiyatlarında ise 37. sıradayız.

Bu sıralamalar bizim olimpiyatlardaki durumumuz. Bu sonuçlar üç yılda bir yapılan PİSA sonuçları değil. 65 ülke arasındaki eğitim durumumuz değil. Yeryüzünde bulunan 206 ülke arasındaki sıramız. Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasındaki ülkenin olimpiyatlardaki hali. PİSA sonuçlarını 65 ülkeye göre değil de 206 ülkeye göre alsaydık emin olun Türkiye ilk yüze bile zor girerdi.

Kafamızı iki elimizin arasına alıp düşünelim. Bu neden böyle oluyor. Önüne gelenin eğitim hakkında konuşmasıyla hiç bir sorunu çözemedik. Çünkü işin uzmanlarından başka herkesi dinledik, işin içindekilerden başka herkesi etkin görevlere getirdik. Sonra’da bütün suçu öğretmenlerde bulduk.

Şimdi de olimpiyatlardaki bu durumun nedenini konuşalım. Kimin suçlu olduğunu hemen söyleyeyim, tesis sayısı yetersiz, milyonluk tesisler yapmalıyız. Sonra antrenörler yetersiz hemen nitelikli antrenör yetiştirmemiz gerek.

İşte biz böyle böyle aldanıyoruz, aldatılıyoruz. Eğitimde ciddi sorunlar vardı, önce koca koca binalar yapıldı, bütün sınıflara akıllı tahta konuldu, bütün öğrencilere tablet dağıldı, şimdi de öğretmenleri nitelikli hale getirmek için Öğretmen Akademisi kuruyoruz. Öğretmen akademisine düşman değilim, gerekli ve geç kalmış bir uygulama ama çözüm olmayacak. Çünkü öğretmenleri daha nitelikli hale getirirsek eğitimdeki sorunları çözeriz diye düşünüyoruz.

Bakın, ilkokul binası yapılıyor, dört katlı… 6-10 yaş arası çocukların bazıları üst katlarda eğitim görecek. Bu çocuk anatomisine aykırı. Bakanlık bir matematik kitabı göndermiş okullara, kuşe kağıda veya birinci hamur kağıda basılmış, ansiklopedik boyda, kalın mı kalın… Bu kitabı taşıyan kişi gelişim çağında bir çocuk ve siz bu çocuğu üç kat yukarıda bulunan sınıfına, sırtında 15 kilo çantasıyla merdivenden çıkarıyorsunuz. Milli eğitimin kara düzen gittiğinin bence en önemli kanıtı bu çok katlı okullardır…

Yıllardır eğitim konusunda ciddi kararlar alındı, ciddi çalışmalar yapıldı. PİSA sonuçlarına bakıyoruz, bir ilerleme var ancak bir gerileme ve de bir yerinde saymada var. Yani o kadar ciddi yatırımlara rağmen eğitimde bir ilerleme sağlanamıyor.

Yıllarca çarpık sistemin ve klasik memur anlayışının bizi getirdiği durumun suçlusu öğretmenler oldu. Öğretmenin bizzat kendisi bu sistemin kurbanı. Sorunlara günübirlik çözümler üretildi, üretiliyor. Güzel şeyler olmuyor mu, elbette var ancak en büyük sorunumuz zihniyet. Biz, ülke olarak bu zihniyetle uğraşıyoruz. Kariyer basamakları konusunda bir adım ilerleme sağlanmadı. Ek ders adaletsizlikleri konusunda bir çözüm çabası görülmüyor.

Milli Eğitim Politikamız değişiyor, bunun alt yapısını oluşturan felsefi tartışmalar hiç yapılmıyor. En doğru yaptığımız konularda bile ülkemizi ileriye taşıyacak hamleleri gerçekleştiremiyor, sürekli çabalarımız akamete uğruyor. Buna en güzel örnek, gençlerimizin hem TEOG hem de ÖSYM sınavlarına hazırlıkla geçen iki yılıdır. En değerli beyinlerimiz, en az iki yılını çoktan seçmeli sorularla geçiriyor. Bu iki yılda bilimsel bir proje üzerinde çalışsalar, bir enstrüman çalsalar, bir spor dalında uzmanlaşsalar, bir sanat dalında yeteneklerini geliştirseler gençlerimiz için iyi olmaz mı? Maalesef, portakal soymayı bilmeyen, acıktığında yumurta kırıp yemeyi beceremeyen gençlerle dolu üniversitelerimiz. Biz onları üniversiteye hazırlarken, hayata hazırlamayı unutuyoruz maalesef.

Nerede yanlış yapıyoruz sorusuna dahi muhatap olamıyoruz. Bir şeyler yanlış gidiyor, pek çok kişi bunun farkında ama hiçbir şey yapamıyoruz. Dünya değişiyor, doğu ve batıdaki rakiplerimiz geleceğin okullarının temellerini attılar bile, biz hala geçmişin okullarını iyileştirmeye çalışıyoruz.

Bu aldanış hiç bitmez, bitmeyecek… Biz bu anlayışla ne sporda, ne eğitimde, ne bilimde bir yerlere varırız…

Mahir KILIÇOĞLU
Egitimci

07 Şubat 2017 Salı 01:14

GEMİ SU ALIYOR

Yıllar önce, bir uluslararası kongre sırasında, kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum, bir akademisyen, bir öykü anlatmıştı. Öyküde bütün orman hayvanları toplanmış, artık sorunlarına kesin bir çözüm için aralarında konuşuyorlarmış. Sonra biri söz almış ve şöyle demiş:
– Bütün hayvanlar gemiye binmiş gidiyorlarmış. Sonra gemide bir çatlak oluşmuş ve gemi su almaya başlamış.
Sonra oturmuş. Herkes mesele anlaşıldı demiş ve dağılmışlar.

Bu hikâyeyi anlatan da o gün devamını önce anlatmadı, dinleyenleri merakta bıraktı. Konuşmasının sonrasında da hikâyenin sırrını açıkladı.

Hikâyenin sırrından önce, en çok gündem konusu olan ve merkezinde eğitim olan deizm konusuna değinmek istiyorum.
Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun gündeme getirdiği deist, başörtülü öğrenciler ve imam hatip öğrencileri konusu herkesi harekete geçirdi. Gençlerde Deizmin yaygınlaşması üzerine Konya Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yaptığı çalıştayla ders materyallerinin çocuklara uygun olmadığının sonucuna ulaşılmış.

Çalıştayda başka sonuçlara da ulaşmışlar ancak bunların çoğu, altına bakmadık taş bırakmadık mesabesinde. Sonuç bildirgesi incelendiğinde, çalıştayın ciddi kafa yorulmuş bir çalışma olduğu da görülüyor. Bu nedenle Konya İl Milli Eğitimi kutluyorum…
Yazılarım Kamuexpress’te yayınlandığından beri, ağırlıklı olarak eğitimle ilgili çeşitli sorunlardan bahsediyoruz. Öncelikle eğitim sistemi ve eğitim felsefesi üzerinde çeşitli görüşlerimizi aktardık. Sık sık eğitim sisteminin iyi kurgulanmış ve seküler olduğunu ve buna sonradan dini eğitimin yamalandığını belirttik.

Eğitim sisteminin kişilerde ‘kişilik bölünmesine’ sebep olduğunu belirtmiştik. Eğitim sisteminin içinden çıkan bireylerin üç farklı kişilikten biri ya da bir kaçı ile mezun olduğunu belirtmiş, bunların ‘seküler, dindar ve bu ikisi arasında kalanlar’ olduğunu yazmıştım. (Bakınız: “İnsan Birikimimiz ve Yeni Eğitim Sistemi”)

Deizm tartışmasıyla gündeme oturan gençlerin inanç sorunları aslında ciddi bir sorun. Onların, bu kadar imam hatip okulu, din dersleri, seçmeli Kur’an ve Siyer derslerine rağmen çok farklı mecralara savrulmaları gerçekten hemen üzerine eğilmesi gereken bir sorun.

Din ve Dindarlık Bir Hayat Modeli Değil
Bu ülkede, insanların inançları üzerine oynanan bütün oyunlar boşa çıkmış olsa da, hala toplumu etkisi altına alan esas faktör bu inanç hırsızlarının kurduğu eğitim ve toplum düzeni sistemidir.

Din ve dindarlık bir hayat modeli, bir insan modeli olarak gençlerimizin önüne konamıyor. Tv dizilerinden büyük kısmı hala seküler bir toplum düzeni pompalıyor.

Okullarda kitaplar, seküler bir hayatı, kültürden soyutlanmış, ideolojik olarak şekillenmiş bir hayatı anlatıyor. Kitaplarda ramazan sevinci yok, bayram neşesi, kına eğlencesi, kandil ibadeti yok. Hele her hafta insanların koşa koşa gittiği Cuma namazı ne kitaplarda, ne dizilerde, ne haberlerde, ne tv yayınlarında var (diyanet tv’yi saymazsak). Toplumun büyük kısmının devam ettiği Cuma namazı bile insanlara bir anlam verecek şekilde okul ders kitaplarına girmemiş.

Cuma namazı uzaydan mı geldi? Hayır, bu bizim bin yıllık inancımız ve yaşayan kültürümüzdür. Okullarda öğretilen derslerde Cuma namazı, seküler eğitim nedeniyle yer almaz.

Kız istemelerimiz, düğünlerimiz, törenlerimiz, cenazelerimiz girmiyor kitaplara. Batının Noel’i, bizim bayramlardan daha çok gündeme geliyor. Artık, cadılar bayramı, paskalya bayramı bizim kendi bayramlarımızdan daha fazla sevimli ve güzel biliniyor, görülüyor. İsterseniz bakın, araştırın.

Okullarda dini eğitim terbiye şeklinde veriliyor. Halbûki daha Kelime-i Şehadeti bilmeyen çocuklara pek çok sûre ve dua ezberlettiriliyor, dinin emir ve yasakları, ibadet kuralları öğretiliyor. Yani tebliğe muhatap çocukları terbiye etmeye çalışıyoruz.
Modern hayatın insanlara sunduğu yaşam biçimi sadece gençlere değil herkese cazip geliyor. Alışveriş merkezleri, kafeler, geziler, eğlenceler, arabalar ve kadınlar… Bu hayat çepeçevre bizi kuşatmışken, ucundan kıyısından verilen din eğitiminin, modern kültür tarafından desteklenmeyen, onaylanmayan afaki bir yaşamın, tüketimi kışkırtan bir propagandaya karşı, kanaati önceleyen bir din anlayışının desteksiz ve dayanaksız şekilde yeni nesilde tutunması kolay olmayacaktır.

Siz hiç odağında kocaman bir caminin ya da mescidin olduğu AVM gördünüz mü? Her gittiğim AVM’de mescitler sürekli dolu olduğu halde ya en üst katta, ya bodrum katta, ya otoparkta, ya da AVM’nin en dış kenarında. İşte modern hayatın dine bakışı da bu… Bu hayata karşı, ucundan kıyısından dini eğitimin bir başarı şansı ne kadardır sizce? Hele bu yanlış bir din anlayışıyla, pedagojik olmayan bir yaklaşımla ve yanlış metotlarla ise din eğitiminin hayata bir anlam katması ne kadar mümkündür?

Din Anlayışımız Sorunlu
Bir de dini anlayışımızda ciddi sorunlar var. Sahih din orada, kitapta ve sünnette dururken, insanlar falan hocanın, filan hacının dediklerini kutsal kitabın dediklerinden daha kıymetli görüyor. Kendilerine eleman devşirmekten başka bir şey yapmayan cemaat adı altında örgütlenmelerin günümüzde dini eğitime bir katkısı olmadığı ve olamayacağı açıkça görülmektedir.

Allah insanın aklına hitap ederken, bir takım din öğreticileri ve dindar kisveli kişiler dini, ön kabuller ve kesin naslar bütünü olarak gençlere sunuyor. Bu dini insanlara sabırla öğreten, anlatan Hazreti Peygambere rağmen, dindarlık bir çeşit zorbalık şeklinde algılanmış. Çocuğa döverek namaz kıldırmayı, kadını dövmeyi telkin eden bir din anlatıp durmadılar mı şimdiye kadar? Gerçeğin öyle olmadığını biz kendimiz öğrenmek zorunda kalmadık mı? Hala döverek namaz ve kadını dövme mevzularını savunan kelli ferli din adamlarımız var…

İki Kimlikli Eğitim
Bir de eğitimde iki kimlikliliğe son verilmeli. Çünkü bir yandan tamamen seküler eğitim, seküler kodlanmış dersler, müfredat, diğer yandan geleneksel din… Çocukların seküler-dindar çatışmasında taraf tutması veya orta yolu bulması (buna deizm diyebiliriz ya da bir oradan, bir buradan din anlayışı) çok normal. Bu sorunu belki insanlar yeni fark ediyor, yeni yazıyor ama bunu çok önceden fark etmiş ve yazmıştık. Hatta sorun yeni değil ama toplum yeni duyuyor, bazılarının yeni haberi oluyor.

Sadece tebliğ yerine terbiyeyi benimsememiz bile bizim büyük handikabımız. Okullarda tebliği değil, terbiyeyi önceliyoruz. Dinin okullarda, ders programlarında tebliğ öncelikli anlatımının, insanın aklına, vicdanına ve hayatına hitap eder şekilde aktarımının vakti geldi de geçiyor bile…

Gençlerin neyin ne olduğunu tam olarak öğrenmesi gerek. Artık o aptallaştırılmış gençlik yok karşımızda. Sorguluyor ve yargılıyor. Bu çok önemli bir şey. Bir arayış içinde olan gençleri eskinin eğitim anlayışıyla kesinlikle kazanamadığımız gibi eskinin din anlayışıyla da kazamayız. Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Güncelleme yapılmalı’ şeklinde ifade ettiği ve pek çok çevre tarafında kötüye çekilen dinin günümüze taşınması önerisinin önemi bu deizm meselesiyle artık daha iyi anlaşılır kanısındayım.

Okullarda tebliğ merkezli din eğitimi benimsenmeli. Okullarda dinin ibadetleri, onun fıkhı falan öğretildiği gibi, dinin düşünce boyutu yani felsefi boyutu da öğretilmeli. Bugün okullarda verilen bütün ideolojik eğitimleri, ülke gerçekleriyle bağdaşmayan seküler anlayışı eğitim sisteminden çıkarmalı, kendi milli eğitimimizi kurmalıyız.

Bir zamanlar Emine Şenlikoğlu’nun ‘Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar’ kitabı, Müslüman gençlik arasında oldukça popülerdi. Bu ve benzeri kitaplar kendi devrinde pek çok gencin misyonerlik, ateizm ve diğer sapkın düşünce ve ideolojilerin ağına düşmesine engel olmuştu.

Şimdinin gençlerine, onların zihin dünyasını doğru şekilde biçimlendirecek siyasal ve felsefi eğitimi de vermemiz gerek. Okullarda yakın tarihle birlikte felsefi ve siyasal sistemleri de doğru şekilde, gençlere anlatmamız gerekiyor.
Hikâyenin ne anlattığına gelirsek; gemi gönüldür dendi, deniz de dünya. Gönle dünya sevgisi girdi mi insan dünyada kaybolur gider anlamına geliyor dendi.

Ben bu yazıda gemi, eğitim sistemimiz; deniz de, deizm, ateizm ve diğer sapkın ve batıl inançlar deryasıdır… Şimdiki haliyle eğitim sistemi denizin üstünde yol alıyor, uzun zamandır su alıyor ve gemi yarı belinden fazla suya gömülmüş. Bu nedenle zor yol alıyor. Suyu boşaltmalı, çatlakları kapatmalı ve yelkenleri fora yaparak gemiyi adeta uçurmanın zamanı geldi…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

06 Nisan 2018 Cuma 05:00 www.kamuexpress.com

GELECEK KİMİN ELİNDE

George Washington Carver adında bir bilim adamı var; Amerikalı. 1864 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Tahmin ediliyor diyorum çünkü bebek George zenci ve köle anne babanın, köle oğlu olarak dünyaya gelmiş. Sahipleri Moses Carver adında bir beyaz adam ve kendi soyadı da ondan geliyor.

Doğduktan bir hafta sonra köle hırsızları tarafından anne ve kız kardeşiyle birlikte doğduğu Diamond, Missouri’den Arkansas’a kaçırılıyor. Sonra Kentucky’ye satılıyorlar. Sadece George hayatta kalıyor ve sahibi tarafından bulunup bir at karşılığında satın alınıyor.

1865 yılında Amerikan iç savaşından sonra kölelik yasaklanınca özgür oluyor ama 14 yaşına kadar Moses Carver’ın yanında kalıyor. Okula gitmeden, pamuk tarlalarında çalışarak geçen günlerinde çevresini gözlemleyerek çizdikleri, edindiği bilgiler ileride ona çok yararlanacağı tecrübeler sağlıyor.

Sadece siyahların devam ettiği ilkokulu bitirdi, sadece siyahların okuduğu liseyi gitti çünkü siyahlar beyazların devam ettiği okullara gidemiyordu. Üniversite eğitimi için başvurduğu üniversitelere siyah olduğundan kabul edilmedi. Çok iyi resim yaptığı için önce üç yıl sanat ve müzik alanında yükseköğrenim gördü. Sonra tarım alanında yükseköğrenimine başladı ve lisansüstü derecede mezuniyet alana kadar eğitimine devam etti. Mezun olduğu okula öğretim görevlisi olarak atandı.

Siyahların yoğun olduğu bölgeye Tarım İşleri başkanlığına getirildiğinde kendisini siyahların eğitimine ve ekonomik olarak kalkınmasına adadı. Yanlış ekimlerden dolayı zarar eden çiftçilere doğru tarımı öğreterek tarımsal kalkınmayı sağladı. Bunun yanında tarımsal ürünler üzerinde bilimsel çalışmalarına devam etti. Yüzlerce icada imza atan George Washington Carver, tarımsal ürünlerden sanayide kullanılabilecek yan ürünleriyle dikkat çekti. Yer fıstığı, ceviz, patates, bamya, soya tarım ürünlerinden yağ, peynir un gibi yiyeceklerin yanında, sentetik mermerden, elyaf ipliğe; plastikten, tutkala; hasırdan, organik gübrelere kadar pek çok icada imza atmıştır.

George Washington Carver, bütün bu icatlarını hiçbir menfaat gözetmeden herkesin istifadesine sunmuş, başta Güneyli çiftçiler olmak üzere herkese öğretmiştir. Tarım alanındaki bilimsel çalışmalarıyla kısa zamanda ünü bütün dünyaya yayıldı. Sadece Amerika’da değil, pek çok ülkeden tarım konusunda kendisinden yardım istenmiştir.

George Washington Carver, Afro-Amerikan kökenli öğrencilerin eğitimlerini destekleyerek onların ekonomik olarak beyazlarla dengelenmesine yardım etmiştir. Geliştirdiği gezici sınıf sayesinde o güne kadar sadece okullarda verilen eğitimi çiftçilerin ayaklarına götürerek yeni bir çığır açmıştır.

Sadece Amerikan zencilerinin kalkınmasına katkı sağlamamış, ABD’nin tarım politikalarının şekillenmesine ve gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Sadece kendi ülkesinde değil pek çok ülkenin tarımsal üretimine katkı sağlamıştır. İngiliz Kraliyet Topluğu üyeliğine seçilen Carver, pek çok ödüle de layık görülmüştür.

Kölelikten, saygın ve ünlü bilim adamlığına ve yöneticiliğe uzanan çileli yolda George Washington Carver’ın yaşamı ibretlerle doludur. Her şeyden öte azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağının göstergesidir. George Washington Carver aynı zamanda bir eğitim sevdalısı olarak en nihayetinden eğitim olmadan hiçbir başarının olamayacağını ortaya koymuştur.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a Avrupa seyahati sonrasında soruyorlar, nasıl buldun Avrupa’yı diye. Mehmet Akif şu tarihi cevabı veriyor:

“Onları işleri bizim dinimiz gibi, bizim işlerimiz onların dini gibi”

Bu söz çalışmayan, üretmeyen, tembel ve geri kalmış 20. Yüzyılın başındaki Osmanlı toplumuyla Batı toplumunu karşılaştırmak için söylenmişti. Aynı dönemde yani I. Dünya savaşı döneminde Avusturya’da çarpışan İbrahim Arıkan ‘Harp Hatıralarım’ adlı hatıralarında Avusturya’da devasa fabrikaları ve bu fabrikaların içindeki devasa makineleri gördüğündeki hayretini yazıyordu.

Her toplumda, onu ileri götürecek, kalkındıracak temel insan nüvesi vardır. Ancak bu nüveyi harekete geçirecek güç, toplumsal bilinç durumu ve sağlam liderlik gerektirir. Toplumsal bilinç durumu ancak eğitimle oluşur ve liderlik bu bilinç durumuyla güç kazanır. Kurtuluş savaşından sonra kurulan yeni Türkiye’nin eğitilmiş insan gücü gerçekten çok azdı (Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’lar düzeyinde). Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran irade en çok eğitime önem verdi, tıpkı George Washington Carver gibi.

George Washington Carver, bu yazıyla bir nebze tanıdığımız biri oldu. ‘Köylü milletin efendisidir’ diyen Mustafa Kemal Atatürk, ondan ne kadar etkilendi bilinmez ancak Türkiye’de tarım ve eğitim hamlesinin onun çalışmalarının bütün dünyada yankılanmasından sonraki yıllarda yapılması dikkate değerdir. Hatta George Washington Carver’ın icatlarından biri olan biyoyakıt’ın Atatürk döneminde de üretilmesi tesadüf olmasa gerekir.

Son olarak, bizim yakın tarihimizde de pek çok başarı örnekleri mevcuttur. Bizzat Atatürk’ün o hepimizin bildiği dayısının tarlasında karga kovaladığı Selanik’ten, Türkiye Cumhurbaşkanlığına olan yolcuğu bile yeterlidir. Geçmişte yapılmış büyük başarılar sayesinde 20 yıl öncesinde yaşayan insanların sahip olmadığı olanaklara sahibiz. Akıllı telefonlar 20 yıl önceden atılan adımların sonucu olarak bugün kullanımda. Ancak zamanımız yeni başarılara gereksinim duyulan bir zamandır. Yeni nesil, geçmişte başarılmış pek çok şeyin üstüne mutlak anlamda yeni şeyler, büyük şeyler koyma gibi beklentilerle karşı karşıya.

Dijital teknolojinin hayatımızın her alanına girdiği, nano robotların her alanda kullanılabilecek hale dönüştürüldüğü günümüzde insanların çözülecek daha pek çok sorunu devam etmektedir. En basitinden, artık fosil yakıtlar olmadan nasıl araçlarımızı çalıştırırız ve nasıl ısınırız sorunu önümüzde büyük problem olarak duruyor. Bunun yanında yenilenebilir enerjiler, yeni motor teknolojileri, batarya teknolojileri geliştirilmeyi bekleyen ve bu haliyle var olan mevcut teknolojinin gelecekte insanlığı çok yavaşlatacak olması da bir problem olarak varlığını koruyor.

Gençlerimizin, genç beyinlerimizin çözmesi gereken ve George Washington Carver zamanında problem olarak görülmeyen, 7 milyar insanı nasıl doyuracağız sorunu da günden günde kendini göstermeye başlamıştır. Dolayısıyla gelecek, insanlığın sorunlarına çözümler üreten beyinlere sahip olan toplumların elindedir. Bizlere düşen, eğitim seviyemizi artırarak, sorunlar üzerinde kafa yorup çalışarak, insanlığın ve dünyanın problemlerine çözümler üretmektir. İşte o zaman gelecek bizim elimizde olur.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

27 Mayıs 2017 Cumartesi 00:15 www.kamuexpress.com

İNSANLARIN EFENDİSİ KİM OLACAK

İnsanlığa bilgiyi yazı olarak kayda geçirmeyi Sümerler öğretti. Ortadoğu, Sümerler’den sonra pek çok medeniyete beşik oldu. Yazı, o zamana kadar kilden ve taştan tabletlere yazılırken, Mısırlılarla artık papirüs denilen kâğıt benzeri hafif ve taşıması kolay yapraklara yazılmaya başlandı. Kâğıdı Çinliler bulana kadar insanlar deriye, ipeğe vs. şeylere yazmaya devam etti. Yazının bu macerasının bilginin kayda geçmesi açısından çok önemli ancak saklanması açısından hiçbir değeri yok. Bu nedenle bilginin derelerden nehirlere, oradan denizlere akması misali macerasının devam etmesi için bu yaprakların birleştirilip kitap yapılması gerekiyordu.

Eski Mısırlıların papirüsten elde ettiği rulo kitaplar insanlık için bir dönüm noktası oldu denebilir. Bilgi artık daha sağlıklı şekilde ve uzun süre saklanabilir hale gelmişti. Ancak bundan daha önemli şeyi insanlığa Yunanlılar öğretti; Kütüphaneler… Bilgiyi yazmak, onu kâğıt tomarları halinde rulo haline getirmek yeterli değildi. Bilgiyi bir hazine gibi el üstte tutup saklamak gerekti. İşte kütüphanelerle bunlar yapıldı.

Yunanlıların kütüphaneleri meşhur oldu. İskenderiye Kütüphanesi, Efes Kütüphanesi benim aklıma gelenler. Bilgiyi saklamak yeterli değildi. Onun bir büyük isteği vardı: yayılmak!

Abbasi Halifesi Harun Reşit, Bizans’la yaptığı savaşlardan birinde savaş tazminatı olarak Bizans’tan altınlar ve diğer ziynet eşyaları yerine, o zaman kapalı bulunan, kullanılmayan ve Hıristiyanlarca şirk sayılan Efes Kütüphanesinin toz-toprak içinde kalmış kitaplarını istiyor. Altın ve ziynet eşyası vermediği için sevinen Bizans Kralı, Efes’te bulunan kitapları katırlara yükleyip Bağdat’a göndermiş.

Abbasiler sadece Bizans’tan değil, İran, Hint, Yunan ve diğer kültür ve medeniyetlerden kalma kitapları Beyt’ül-Hikme denilen ilim merkezinde topluyor. Toplamakla kalmıyor, bunları tercüme edip çoğaltıyor. Ucuza satılması için, diğer kütüphanelere ulaştırılması için her şeyi yapıyorlar.

Müslümanlar, bilgiyi değerli kılan, onu en anlamlı halini almasını sağlayan şeyi insanlığa öğretiyor; bilgiyi paylaşmak. Bilgiyi değerli kılan onun yazıya geçirilmesi ve bundan da önemlisi paylaşılmasıdır. Bilgi kendine değer veren kişilere değer katar, bilgi insana gerçek niteliğini kazandırır. Bilgiyi yayma, bilgiyi yeni nesle aktarma, bilgiye ulaşma yollarını gösterme rolüyle okullarda çocuk ve gençlere eğitim veren öğretmenler işte bu yüzden değerlidir ve önemlidir.

Bilgiyi bir servet gibi gören Abbasiler sayesinde İslam Dünyası Antik Yunan’da görmeye alıştığımız okulların yeni bir versiyonunu üretti; “Medreseler”. İslam Dünyasına Türkler sayesine giren medreseler, Müslümanlığın ana akımı olan Sünniliğin resmi eğitim kurumları oldu. O zamana kadar Şiiliğin tehdidi altında olan Sünni akımlar bilgiyi öğreten ve üreten medreseler sayesinde hem geniş, daha geniş coğrafyalara yayıldı hem de ona değer vermeyen onu önemsemeyen Bizans İmparatorluğuna galebe çalan İslami akım oldu. Bugün bilgi üretmeden, bilgiye sahip olmadan, onu paylaşmadan ne eğitimde, ne sanayide, ne üretimde, ne ticarette, ne savunmada ve ne de ekonomide bir yerlere varabiliriz.

Batı dünyası Çinlilerin bulduğu matbaayı geliştirerek insanlığa tanıttı. Bilgi kitap olarak, basılı diğer materyallerle altını çağını bu icattan sonra yaşadı. İnsanlık matbaa ile daha ucuza ve daha çok kitap bulabiliyordu ancak Batı’nın dahi çocukları bundan da dünyalık bir şey çıkarmayı başardılar; bilgiyi pazarlamak.

Bilgi artık para kazanma aracı olarak kullanılıyor, yazılı metinlerle bilgi çeşitli isimler altında pazarlanıyordu. Osmanlı toplumunda binlerce insana iş sağlayan yazıcılar (hattatlar) zamanında bilgi hiç böyle kullanılmamıştı. İnsanlar çok ekonomik fiyatlara kitapları çoğaltabiliyorlardı. Matbaa geliştikçe bu pazarlama işi çeşitli boyutlar kazandı ve büyük bir endüstri oldu.

Bilginin son devri adını bizzat kendisinden alan “Bilgi Çağı” olarak ifade edilen günümüzdür. Bilginin hemen her türlüsüne ulaşımın çok kolaylaştığı günümüzde bilgi artık yeni bir boyut kazandı. Artık paylaşmak pazara düştü, kimse için artık bilginin o kadar değerli yönü neredeyse yok gibi. Cehalet bu kadar büyük bilgi kirliliği içinde sanki yeniden yükselişe geçti gibi. Çünkü artık bilginin içine her türlü şeyi katarak onu saf gerçekliğinden koparıp, yeni, muğlak, hayal ürünü ve kurgusal bilgi çeşidi ile karıştırıldı, karıştırılıyor.
İnternet ve sosyal medya, kısa okumaları, göz atmaları alışkanlık haline getirdi. Artık gördüğümüz her şeye şöyle bir ‘beğen’ diyesimiz geliyor.

Bilginin geleceği konusunda söylenebilecek en önemli şey bilgiyi gizlemek için artık bilgi kirliliği yönteminin devrede olduğu ve bunun bir süre daha devam edeceğidir. Bilginin geleceği ile ilgili söylenebilecek en önemli ikinci şey onu üretene ve ona sahip olana büyük güç getireceğidir. Geçmişte olmadığı kadar bilgiye ulaşma yollarını bilen, bilgiyi üretebilen ve elinde tutabilen toplumlar bilgiyi gerçek anlamda güce dönüştürebilecektir diyebiliriz.

Bilginin doğası gereği değeri paylaşıldıkça artar. Meşhur bir örnek;

“Benim bir liram var, senin bir liran var, sen seninkini bana verirsen benim iki liram, senin sıfır liran olur. Ben benimkini sana verirsem, senin iki liran benim sıfırı liram olur.

Bende bir bilgi, sen de bir bilgi var. Ben benimkini sana versem, sen de seninkini bana versen, ikimizin de iki bilgisi olur”
İşte bu prensip gereği bilgi, yeniçağda da paylaşıldıkça değer ve önem kazanmaya devam edecek. Yeni devrin özelliği gereği onu üretme kapasitesine sahip toplumlar bilginin efendisi olacaktır. Çünkü bilgi tazelendikçe canlılığını korur.
Her gün binlercesini kaybettiğimiz beyin sinir hücrelerini hayatta tutan tek şey bilgidir. İnsan beynindeki sinir hücreleri sadece bilgi öğrendikçe hayatını devam ettirebiliyor.

Bilmek ve akletmek insana mahsus bir özellik. Ayet de söyler, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilenin farkı olmalı, olacakta. Bilginin uşakları olanlar, insanların efendisi olacaktır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

04 Ekim 2016 Salı 21:41 http://www.kamuexpress.com/

“BEYİM, SEN YÜZME BİLİR MİSİN?”

93 yılında yeni bağımsızlığını kazanmış Azerbaycan’dan gelen insanlarla tanıştık. Bir tanesiyle aynı evde kaldım, diğerlerini üniversitede görürdüm, beraber aynı bölümü okuduklarımız da vardı. Ortak özellikleri, okulda yüzme öğrenmişler, bir enstrüman çalıyorlardı, bir spor dalında gayet iyilerdi. Özgüvenleri son derece yüksek, yetenekli kişilerdi.

Aynı yıllarda üniversitede okuyan bizim kuşak içinde bir enstrüman çalan çok çok azdı. Kendi çabasıyla ve imkânlarıyla yüzme öğrenenden başka yüzme bilen de yoktu.

Bugün üniversitelere gidin, öğrencilerin kaçı yüzme biliyor, nasıl yüzme öğrenmişler, kaçı enstrüman çalıyor, nasıl öğrenmişler, kaçı bir spor dalında veya bir sanat dalında beceri sahibi ve eğitimle bunu geliştirmiş bakın. Bunların yanında özellikle tıp, mühendislik gibi alanlarda okuyanlara, üniversitede ve öncesinde kaç bilimsel araştırma ve çalışmalara katılmış, ne kadar süre bu çalışmalarda bulunmuş. Bu sorular sorulduğunda sonuç ne çıkar ben de merak ediyorum.

Bu sorulara cevap verildiğinde ortaya çıkan sonuç bizim eğitimimizin de röntgenini ortaya koyar. PISA sonuçlarını işte o zaman sağlıklı bir şekilde tartışabiliriz. Öğrencilerin okullarda aldıkları eğitim elbette onlara bir şeyler katıyor ancak bunların ne kadarı onların ileriki hayatlarında işe yarıyor?

Bir fıkra var, siz de duymuşsunuzdur;

İstanbul’da bir şair karşıya geçmek için kayığa binmiş. Tanışma falan derken kayıkçıya “Farsça bilir misin?” diye sormuş. Kayıkçı bilmediğini söyleyince de “Eyvah!” demiş şair “Gitti ömrünün yarısı .” Biraz açılmışlar dalgalar kayığı sert biçimde sallamaya başlamış. Kayıkçı :

“Beyim yüzme bilir misin?” diye sorunca şair ,
“Hayır.” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine kayıkçı,
“Eyvah beyim, gitti ömrünün tamamı” demiş.

Eğitimle öğrencilere beceri kazandırmamız gerek, onlara her zaman lazım olacak, ilgileri doğrultusundan beceriler kazandırmamız gerek.
Eğitim sistemimiz içerisinde ders dışı egzersiz çalışmaları için son derece uygun düzenlemeler var. Öğrencilere bu egzersiz çalışmaları ile spor, sanat, kültür alanlarında çeşitli çalışmalar yaptırılabilir. Ancak bu çalışmaları yapmaları için öğretmenlerden yeterlilikler isteniyor, bazı alanlar için lisans diploması haricinde belgeler isteniyor. Bunun yanında beden eğitimi, müzik ve Türkçe öğretmenleri diplomaları haricinde bir belge sunmadan sırasıyla spor, müzik ve tiyatro çalışmaları yapabilirler.

Okullarda egzersiz çalışması yapan öğretmenler var ancak bulunduğum yeri örnek verecek olursam, iki-üç okul haricinde egzersiz çalışmaları yapan okul yok denecek kadar azdır. Öğretmenler bir şekilde egzersiz çalışmalarını ya yapmıyorlar, ya da yapamıyorlar. Ancak her okulda takviye kurslarına mutlaka giden öğrenciler var. Daha fazla matematik, daha fazla fen, daha fazla Türkçe ve İngilizce için hem veliler, hem de öğrenciler çaba sarf ediyorlar.

Bakanlar kurulu, 687 sayılı KHK ile Etüt Merkezlerini kaldırdı. Onların yerine Sosyal Etkinlikler Merkezi uygulamasını getirdi. Bir anlamda ilköğretim seviyesindeki öğrencilere kurs almayı kaldırdı. Bu benim de desteklediğim, gayet yerinde bulduğum bir uygulama. Çünkü okulda 6-7 saat ders gördükten sonra etüt merkezlerinde ve 1-2 saat ders görmek çocukların kaldırabileceği şeyler değil.

Zaten ilkokul düzeyindeki çocuklara sabahları verilen 4 saat dersten sonraki derslerin öğretimsel olarak etkililiği oldukça zayıf. Bunu kendi yaşantılarımdan edindiğim tecrübeyle söylüyorum ve meslektaşlarım da bana katılacaktır. Dolayısıyla etkililiği zayıf olan dersleri işledikten sonra girilecek etüt çalışmalarının uzun vadede çocuklara bir şeyler katacağını söylemek eğitim ilkeleri açısından çok tartışmalıdır.

Bu anlamda, sürekli okuma, yazma, problem çözme merkezli eğitim çocuklara zarar veriyor diyebiliriz. En azından her biri yetişkin olduğunda yeterlilikleri yetenekleri sınırlı insanlar oluyorlar.

Eğitim, sonunda iyi bir üniversite kazandıran süreç değildir. Eğitim insanı gerçek anlamda bilgi ve becerilerle, tutum ve davranışlarla donatan süreçtir. Biz bilgiyi vermeye ve tutum kazandırmaya odaklanmışız. Beceri ve davranış öğretimini sınırlı ve yetersiz görüyorum. Yoksa üniversiteli gençlerimiz neden bir bağlama çalmayı bilmesin, yüzme bilmesin…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

11 Şubat 2017 Cumartesi 01:16 http://www.kamuexpress.com/

DÜNYANIN EN PAHALI EĞİTİMİ

Bir meslektaşım mesleki eğitim için ‘Dünyanın En Pahalı Eğitimi’ demişti. Dünyanın en pahalı eğitimi mesleki eğitim olduğuna göre buna verilen önemin de bu doğrultuda olması gerekiyor. Avrupa’yı da gezmiş görmüş meslek okulu çalışanı eğitimciler, ülkemizde meslek okullarının donanım anlamında Avrupa’nın çok ilerisinde olduğunu belirtiyorlar.

Ülkemizde genel bütçeden eğitime ayrılan payın, özellikle son on yılda artığını söylemek abartı olmaz hatta yetersiz kalır. Çünkü ‘arttı’ ifadesi doğru bir ifade olmaz, patladı demek daha doğru olur. Sadece son bir yılda 60 bin yeni derslik yapıldı. Bunun yanında mesleki eğitime yapılan katkı, bu okullarda eğitim gören öğrencilerin sayısını artırmıştır. Sadece 2013 verilerine göre ülkemizde ortaöğretim kurumlarında eğitim gören öğrencilerin yarıdan bir fazlası yani %51’i meslek liselerine devam ediyor.

Mesleki eğitimle ilgili olumlu gelişmelere bakarak Türkiye için olumlu şeyler söyleyebiliriz ancak özellikle meslek liseleri camiası son derece ciddi sorunlarla boğuşuyor. Onlarla yapılan görüşmelerde en çok şikâyet edilen konu öğrencilerin nitelikleri… Bir öğretmen, “Sanayide kimsenin iş vermeyeceği öğrencileri bize vermişler, eğitmeye çalışıyoruz; bir ustanın ve işverenin nasıl çalıştıracağı personeli seçme hakkı varsa bizimde eğiteceğimiz personeli seçme fırsatımız olmalı.” diye şikâyette bulunmuştu yakın zamanda.

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda eğitimin genel ilkelerinde biri “İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;” şeklindedir.

Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetlerini (biz yetenek diyeceğiz) geliştirme ancak onların bu becerilerini bilmeyle ilgilidir. Mesleki eğitimde gerek seçme sınavlarında, gerekse yönlendirmede öğrencileri ilgi, istidat ve yeteneklerini ölçen, gözeten bir sistemin varlığından söz etmemiz mümkün değildir. Tamamen Türkçe, matematik ve fen notlarına göre öğrenciler ya Anadolu ve fen liselerine gidiyor, ya da meslek liselerine gidiyor. Bu nedenle, hiçbir mesleki yönelimine bakmadan, ilgi ve yetenek belirlenmeden öğrenciler cevapladıkları sorulara göre kategorize edilerek okullara yerleştiriliyor.

Mesleki eğitim veren liselerde bazı bölümlerin öğrencisizlikten kapanma noktasına geldiğini görüyoruz. Kadim mesleklerden biri olan marangozluk ve mobilyacılık bölümü, endüstrileşmeyle pek çok yeni ve gelişmiş ürünler ortaya koymasına rağmen, öğrenci bulamayabiliyor. Bu, yakın gelecekte, fabrikaların, büyük mobilya üretim tesislerinin, mobilya imalatçısı işletmelerin marangozluk ve mobilyacılıktan anlayan eleman bulamayacakları anlamına geliyor. Bazı okullardaki gözlemlerimiz bu durumun şimdiden başladığını gösteriyor.

Bunun yanında yıldızı parlayan, çok rağbet gören bölümler de var. Ancak temel sorun, analitik düşünme yeteneği gerektiren, üst düzey yaratıcılık, dikkat ve beceri isteyen pek çok alanda bu nitelikleri karşılayacak öğrenci bulunamıyor olması. Bir defa mesleki yönelimi ihtiyaç duyulan alanlara göre kanalize edecek bir sistem yok ortada. Bir tane bile Rehber öğretmeni olmayan yüzlerce meslek lisesi var, ortaokullarda öğrenci tanıma faaliyetleri yeterli değil. Bu nedenle, asansörlerimizi kuran, arabalarımızı tamir eden, evimizin elektrik tesisatını döşeyen düşük performanslı, az yetenekli, sorun karşısında şaşırıp kalan teknik elemanlarla karşılaşıyoruz. Bütün bunları yapacak üst düzey yeterlilikteki milyonlarca öğrenciyi topu topu 2-3 milyonluk iş gücünde oluşan boşluklara girme (devletten kadro alma) yarışına sokarak heba ediyoruz.

Ülkemizde mesleki eğitim genel eğitimin olmazsa olmazıdır. Türkiye Mesleki ve Teknik Eğitim Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2014-2018 göre “Meslek liselerine öğrenci kabulleri okul türüne, seçilecek alan ve dallara göre farklılıklar gösterebilmektedir.” Sağlık meslek liseleri hariç bütün okullarda 9 sınıf ortak olduğu için öğrenciler bu sınıftan sonra mesleki tercihlerde bulunarak mesleki eğitime yönlendirilmektedir. Öğrenciler meslek ve teknik olarak iki kategoriye ayrılarak mesleki eğitime devam etmektedirler. Türkiye’nin 2013 rakamlarıyla OECD ülkelerine göre Mesleki ve Teknik eğitimde okullaşma oranı % 43,6 düzeyindedir. OECD ortalaması ise %44’tür.

Milli Eğitim Bakanı’nın 17 Aralık 2014 tarihinde yaptığı açıklamaya göre Öğrenci sayısı itibariyle, orta öğretimde okuyan öğrencilerimizin yüzde 46.5’i meslek liselerinde, yüzde 40’ı genel liselerde, yüzde 13.7’si imam hatip liselerinde okuyor. Burada da görüldüğü gibi öğrencilerin mesleki ve teknik okullara yönelimi artmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığının çalışmaları da bunu destekler niteliktedir.

Görüldüğü gibi mesleki eğitimde temel sorun yönlendirme eksikliğidir diyebiliriz. Ülkemizde ciddi anlamda mesleki yönlendirme eksikliği olduğu görülmektedir. Özellikle velilerin önyargıya dayalı anlayışları ve mesleki yönlendirmenin yetersiz oluşundan dolayı eğitim sistemi içerisinde ciddi yanlış yığılmaların oluşmasına neden oluyor. Türkiye ihtiyaç duyduğu işgücünü doğal süreçler içerisinde yetiştirmekte zorluk çekmektedir. Eldeki veriler bunu destekler niteliktedir. Söz gelimi genel liselerle karşılaştırıldığında meslek liselilerin istihdamı genel liselilerin istihdamının altındadır.

Sonuç olarak ciddi bir şekilde mesleki eğitimin yeniden ele alınması gerekiyor. Meslek liselerinin özel bir seçim yöntemiyle öğrenci almasının zamanı geldi de geçiyor. Artık öğrencilerin yeteneklerine, ilgilerine ve istidatlarına göre okullarda eğitim almalarının zamanı geldi. Çok iyi matematik yapanın mühendis, fen yapanın doktor olacağı yanılgısından bir an önce kurtulup gerçek anlamda öğrencilerin bireysel özelliklerini belirleyerek onları doğru eğitimden geçirmemiz gerekiyor. İşte o zaman ihtiyaç duyduğumuz nitelikli iş gücünü oluşturabiliriz.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

28 Eylül 2016 Çarşamba 09:49 http://www.kamuexpress.com/

YÖNETİLEMEYEN EĞİTİM

Türkiye’de siyasi irade, terör konusunda gösterdiği hassasiyeti ve başarıyı, eğitimde de göstermedikçe biz sorunlarımızı daha çok tartışırız. Eğitim, kendisine yapılan yatırımların sonuçlarını öyle hemen alabileceğimiz bir alan değildir. Bu nedenle, yapılan hamlelerin, alınan kararların, uygulamaya geçilen fikirlerin çok çok çok iyi planlanması gerekiyor. Çünkü bu yolun geri dönüşü yok, bedeli ağır ve faturası yüksektir.

Eğitimi tartışmamız, konuşmamız iyi bir şey. Kötü olan eğitimi yönetememizdir. Kiminle konuşsak, kime dokunsak, Bakanlığa söyledik ama uygulamadılar diyorlar. Bekliyoruz ama hala harekete geçmediler diyorlar. Biz şöyle demiştik ama onlar böyle yaptılar diyorlar.

Bir taraftan kapanmayan öğretmen açığı, diğer taraftan ücretli öğretmenlik garabeti… Öğretmen bekleyen okulların yanında, fazla öğretmeni olan okulları var.

Okul yönetimleri, öğretmenler gücü elinden alınmış, her taraftan saldırıya açık hale getirilmiş bir halde çalışır gibi. Çalışmayanla, çalışanı ayırt edecek bir sistemimiz yok. Ödüller şeffaf ve adil şekilde dağıtılmıyor. Bazı yerlerde bol keseden dağıtılan ödüller, bazı yerlerde hiç bir kimseye koklatılmıyor. Okul müdürünün, milli eğitim müdürünün takdiri olan ödüllerin kıymeti harbiyesi yok. Öğretmenin aldığı ekstra görevde gösterdiği başarıları gören, duyan yok.

Tayinler, ek dersler, ders programları, kitaplar, okulların giderleri, yeni okul ve derslik ihtiyaçları, öğretmen ve personel sorunları, tatiller, hizmet içi eğitimler, nitelikli personelin az oluşu, olanların değerlendirilmemesi, eğitim yöneticilerinin sorumluluklarının çok oluşu, yetkilerinin çok çok sınırlı olması… Bunların hepsi merkezden alınan kararlar, basılan düğmeler vs. ile belirlenen şeyler.

Bir ilçede 350 öğretmen açığı varsa, hangi branştan kaç tane açık olduğu belliyse ve o ilçede bütün branşları dolduracak kadar yeterli sayıda mezun öğretmen adayı varken hala Ankara’dan çıkacak kararlar bekleniyorsa, Türkiye’nin öğretmen sorunu hiçbir zaman bitmez.

Okullarda verilen eğitimin kalitesini ölçen, kaliteyi ortaya koyan, öğretmeni objektif olarak değerlendiren bir sistemimiz yok. Her iş yerinde, her çalışanın performansı yaptığı iş ile ölçülür. Öğretmenin yaptığı iş açık, belli, net olduğu halde onu bu işle ilgili değerlendirecek objektif ölçü aletlerimiz yok. Ölçtüğümüz sadece akademik yönler ve o da sadece merkezi sınavlarla. Merkezi sınavlar da öğretmenin eğitimini etkiliyor ve şekillendiriyor. Öğretmenin verdiği diğer yönleri ölçemiyoruz, değerlendiremiyoruz. Öğrencinin kişiliği, yeteneği, değerleri, alışkanlıkları, duygu durumu üzerinde öğretmenin etkilerini ölçen sistemimiz yok, gerekte duymuyoruz.

15 Temmuz’a kadar kendisinden şüphe edilen, yetersiz, kimliksiz, kaybolmuş görülen gençliğin ne durumda olduğuna dair kimsenin fikri yoktu ve sürekli gençlik nereye gidiyor deniyordu. 15 Temmuz’da gençliğin hiç de düşünüldüğü gibi olmadığı görüldü.

Eğitimle ilgili çok değerli fikirler ortaya atılıyor. Bunlar bir yerlerde değerlendiriliyordur. Türkiye’nin çok değerli eğitimcileri var. Onlar sorunların farkında ve çözümler de öneriyorlar. Bunlardan biri de Yusuf Alpaydın. Eğitimci bir akademisyen olan Yusuf Alpaydın, bir gazetede yayınlanan açıklamalarını okuyalım; Yusuf Alpaydın ne diyor görelim:

“Çocukların öğlene kadar akademik derslerle, öğleden sonra ise daha aktif olacakları proje dersleri, sanat etkinlikleri vs. gibi derslerle ilgilenmesi gerekir.

Eğitim reformu için müfredatın değişmesi yeterli olmayacaktır. Eğitim reformunun olmazsa olmazları şunlardır:

1. Eğitimde yerelleşme:
Şu an milli eğitimin 1 milyon personeli var. Bütün bu personel işleri Ankara’dan yürütülüyor. Bir de okulların işleri var. Bakanlık yazışmalarla kilitleniyor. Eğitimle ilgilenmeye fırsat bulamıyor.

2. Öğretmenlerin performansının artırılması:
657 sayılı kanun, devlet memurunu aşırı derecede koruyan ve öğretmenin performansının önündeki en büyük engeldir. KPSS’den iyi puan alan atanabiliyor, atanamayanlar ise özel okullarda öğretmenlik yapıyor. Fakat iki öğretmen grubuna baktığımız zaman, özel okullarda çalışan öğretmen hem mesleki açıdan kendini daha iyi geliştiriyor hem de üst düzey performans sergiliyor. Devlet okulundaki öğretmen niteliksiz değil. En büyük sorun öğretmenlerin performansını yönetememekte.”

Bize düşen, eğitim konusunda işin erbabına yönetimde daha fazla rol vermek. Ortaya koyacağımız bir sistemle ve mevzuatla, eğitimi bütün sorunları ve yönleriyle yönetilebilir hale getirmek gerek.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

19 Haziran 2017 Pazartesi 02:11 http://www.kamuexpress.com/

DUVARA TUĞLA OLMAK

Efsanevi Rock grubu Pink Floyd’u duymuşsunuzdur. Bu grubun 1979 tarihli The Wall üçlemeli albümünde bir şarkısı var, adı: “Another Brick in The Wall”. Bu şarkıyı youtube’tan aradığınızda sadece ilk sayfada çıkan değişik paylaşımlarının toplam izlenme sayısı 264 milyon civarındadır. Ülkemizde izlenme oranı çok düşük olan videonun Türkçe altyazılı versiyonlarının izlenme oranı bir milyon kadardır.

Eğitim sistemine yönelik çok ciddi bir eleştiri var videoda. Şarkı belli eğitim sistemlerinde ve özelde yönetici ve öğretmenlerin, öğrencilerin yeteneklerini, kapasitelerini, yaratıcıklarını ve kişiliklerini hiç dikkate almayarak onları isimsiz, sessiz sıradan insanlar yapmalarına karşı yazılmış bir şarkıdır. The Wall filminin bir sahnesinde olduğu gibi şiir yazan öğrenciyi sınıfta aşağılayan öğretmen benzetmesi buna örnektir.*

Bu şarkının sözlerinden bölümler aşağıda;

We don’t need no education.
Eğitime ihtiyacımız yok.

We don’t need no thought control.
Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok.

No dark sarcasm in the classroom.
Sınıfta küçük düşürülmeyi istemiyoruz.

Teacher, leave those kids alone.
Hoca, rahat bırak çocukları.

Hey, Teacher, leave those kids alone!
Hey, Hoca, rahat bırak çocukları!

Çocuklarımızın dört duvar arasında, çoğunlukla sınavlara yönelik aldığı eğitim insan kalitemizi ciddi şekilde etkiliyor. Son yıllarda pek çok okul öğrencilerini değişik fırsatlar tanıyarak yetenekleri doğrultusunda eğitmeye çalıştığını da görüyorum. Aslında genel anlamda öğretmenlerin büyük kısmı Pink Floyd’un şarkısındaki çirkin ve itici öğretmen karakterine hiç uymuyor ama öğrencilerin yaratıcılığını, üreticiliğini öldüren, şevkini kıran öğretmenler de yok değil.

Şair mi olacaksın, şiir karın doyurmuyor laflarını duymuşsunuzdur pek çok kişiden, özellikle ebeveynlerden… Azerbaycan’da milli ruhu hep şairlerin ayakta tuttuğu söylenir. Bizde İstiklal Marşı ‘Korkma’ diye başlar ve mesela bu 15 Temmuz darbecilerinin unuttuğu şeydir.

Tek düze ve insanları kalıba sokan eğitim sisteminden bıktık. Başbakanımız ve Milli Eğitim Bakanımız açıkladı, beşinci sınıfların İngilizce ağırlıklı eğitim uygulaması zorunlu hale getirilecekmiş. Düşünebiliyor musunuz çocuklarımıza Türkçe 6 saat verilirken İngilizce beşinci sınıfta 16, altıncı sınıfta 8 olacakmış (Belki daha fazla, ne olacağı ve nasıl olacağı konusunda açık bir bilgi yok, sadece pilot uygulamalar var). Kendi ana dilinden daha fazla yabancı dil dersi verilecek bir memleket düşünün desem herhâlde aklınıza Türkiye’den başka ülke gelmez.

Yabancı dil öğretimine karşı değilim. Kendi çocuğum şu an altıncı sınıfta ve anasınıfından beri İngilizce görüyor. Artık İngilizce kitaplar okumaya başladı. İngilizce söylenen şarkıları anlamaya başladı. Kendim akademik çeviriler yaptım ve yapıyorum. Aynı Pink Floyd’ta olduğu gibi çocuklarımızı tek düze kalıba sokar gibi illa İngilizce öğreteceğiz diye ısrar etmemizin bir anlamı yok, bir yararı da olmayacak.

Yabancı dilin öneminden söz etmeye gerek yok. Ancak herkese yabancı dil öğretme davasından da vazgeçmeliyiz. Tıpkı herkese Matematik öğretme sevdamızdan vazgeçmemiz gerektiği gibi. Herkesi devlete memur yapma sevdasından da vazgeçmeliyiz. Bir turist geldiğinde onu anlama ve ona derdimizi anlatma sevdasından da vazgeçmeliyiz. Biriyle anlaşmak için aynı dili konuşmaya gerek yok, iletişimin pek çok kanalı var, dil bunlardan sadece biridir. Dili isteyen herkes öğrenebilmeli, isteyen herkese matematikte ilerleme fırsatı tanınmalı.

Dili asgari düzeyde herkese öğretmeye çalışmalıyız ancak, eğitimlerinin en önemli döneminde bütün çocuklarımıza diğer bütün derslerden ve disiplin alanlarından daha fazla yabancı dili öğretme planı eğitimle ilgili bir karar olamaz.
*https://pinkfloydturk.net/2012/11/18/the-wall-nedir-neyi-anlatir/

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

12 Ekim 2016 Çarşamba 00:34 http://www.kamuexpress.com/

U DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

Yanlış bir yola girdiniz, bu yolun dönüşü kaç kilometre ötede ise oraya kadar gitmek zorundasınız. Yani U dönüşü yapılabilecek müsait bir yere varıncaya kadar gitmek zorundasınızdır. Zararınız sadece zamanınız ve yaktığınız yakıt olur. Bozuk bir yola girmemişseniz kolay kolay başka bir arıza da çıkmaz.

Eğitimde yanlış uygulamalar, başka sonuçla karşılaştırılamayacak bir takım kötü sonuçlar çıkarır. İngilizlerin, logaritmik cetveli yıllarca sömürgelerinde ezberletmesinin bir amacı vardı. İngilizler için doğru, sömürgedeki halklar için felaket denilecek bu ezber sisteminin sonuçlarını, sayıları milyarları bulan toplumlar çekti. Eğitimde yapılan yanlışlar ülkelerin bağımsızlıklarıyla ve gelişmişlikleriyle ilgili sonuçları etkiler.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu, kendi okuduğu okulu olan TED Lisesiyle ilgili anılarını anlatırken, lisenin son senesine gireceği yılın evvelinde okulunda dedikodular çıkmış. Parasızlıktan dolayı okulun kapanabileceğinden söz ediliyormuş. Türkiye’nin en iyi eğitiminin verildiği ve Atatürk’ün açtığı okul ciddi maddi problemler yaşıyormuş o yıllarda.

“Biz korkuyla tatile gidip geldik. Okulumuzun kapanmış olmasını beklerken, okulun yenilendiğini, her şeyin baştan aşağı elden geçtiğini gördük. Okula yeni ve Amerikalı öğretmenler gelmişti. Artık okulun eğitim dili İngilizce olmuştu.” demişti merhum Sinanoğlu.
Bu hikâyeyi ondan bizzat dinledim. Daha sonra TED kolejindeki sistemin çok beğenildiğini ve Türkiye’nin her yerine açılan Anadolu liselerinde de uygulandığını söyledi. Bir sene hazırlık, arkasından Matematik, Fen bilimleri ve bazı dersleri İngilizce olarak işliyorlar ve çocuklar hem İngilizcelerini geliştiriyor, hem de ana grup bilim derslerini bilim dili olan İngilizce (!) olarak öğreniyorlarmış.

Bizim geri kalmışlıkla ilgili makûs talihimizi yenmek için toplum olarak kabullendiğimiz sistem, bize başkaları tarafından dayatılmış, birilerinin sömürgelerine zorunlu olarak uygulattığı batı dillerinden biriyle eğitim uygulamasını, biz gönüllü olarak kendimize uygulamaya başlamıştık. Çocuklarımızı, Anadolu liselerine yerleştirmek için adeta at gibi yarıştırıyorduk.
Biz bu saçmalıktan Sayın Hüseyin Çelik’in bakanlığı sırasında kurtulduk. Artık okullarda yabancı dilde bilim veya kültür dersleri okutulmayacak dendi ve öyle kaldı.

Şimdi de ortaokul beşinci sınıfların bir çeşit hazırlık sınıfları olması yönünde çalışmalar var. Başbakanımızın açıkladığı ortaokul beşinci sınıflarda İngilizce ağırlıklı eğitimin zorunlu hale getirileceği konusunu, bu hafta pek çok kişi ile konuştum, tartıştım. Ünlü bir gazetecinin “Çok iyi bir uygulama olur” dediğini duydum kendisini dinlerken. Herkes bu konuda bir şeyler söylüyor, söyleyecek, söylemeli de. Bizler eğitim konusunda hiçbir uygulamayı yeterince tartışmadan, tüm boyutlarını ortaya koymadan pat diye uygulamaya sokuyoruz.
Beşinci sınıflarda İngilizce ağırlıklı eğitim şu an pilot okullarda uygulanıyor. Okulların birinde haftada 16 saat İngilizce yanına 24 saat diğer derslerden konulmuş. Bunlar;

6 saat Türkçe
5 saat matematik,
4 saat fen bilimleri
3 saat sosyal bilgiler
2 saat din kültürü ve ahlak bilgisi
2 saat beden eğitimi ve spor
2 saat seçmeli ders

Talim-Terbiye Kurulunun kendi sitesinde yayınladığı İlköğretim kurumları haftalık ders çizelgesi orta kısmıyla ilgili 28.05.2013 tarihli düzenlemesinde, bu konuda beşinci sınıflarda haftada 18 saate kadar yabancı dilde eğitim verilebileceğine yer verilmiş. Yabancı dilde eğitim Talim Terbiye’nin bu açıklamasında isteğe bağlı olarak yapılabilir şeklindedir.

Dışardan bakınca ne kadar şahane bir program gibi görünüyor değil mi? Çocuklarımız çatır çatır İngilizce konuşacak bu sayede. Belki de gelecekte makûs geri kalmışlıktan kurtulacağız İngilizce konuşarak. Bizim hiç ressama, müzisyene, sporcuya, sinemacıya, şaire, edebiyatçıya, bilim adamına, mucide ihtiyacımız yokmuş gibi davranmaya devam edelim bir süre daha.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
09 Ekim 2016 Pazar 21:37 http://www.kamuexpress.com/