EĞİTİM BOŞLUK KABUL ETMEZ

BİZ MEDRESELERİ YENİLEYEMEDİK
Yrd. Doç. Dr. Veli ÖZTÜRK 15 Kasım 2016 tarihinde TRT Diyanet TV’de medreseler üzerine görüşlerini paylaştı. Orada en önemli tespitlerden biri “Medreseleri yenilemede gösterilen başarısızlıktır.” Nizamülmülk’ün 1067 yılında ilk örneğini açtığı medreseler, 20. Yüzyılın başlarına kadar sanki zaman donmuş gibi klasik anlayışla yaşadı. Değişen dünyanın, gelişen insan anlayışının hızına paralel bir yenilenme yaşayamadı. Hatta başlarda toplumun ihtiyaçlarına cevap veren Medreseler, özellikle Kanuni’yle değişen programları ile toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez oldu.

Nasıl okul sorusu sadece bizim sorunumuz değildir. Batı’da bu konuda çok ciddi kafa yoruluyor, çeşitli örnekler deneniyor, çeşitli felsefi tartışmalar yapılıyor. Bunun en açık örnekleri TED konuşmalarında var. Hatta Ken Robinson’un “Eğitim Yaratıcılığı Öldürüyor” konuşmasını şiddetle tavsiye ederim.

Bizde bu konuya kafa yoranlar var. Bizim en büyük kafa karışıklığımız, eğitimin bize ne kazandıracağıyla ilgilidir. Gözlem ve tecrübelerim, eğitim deyince insanların aklına sonu devlete çıkan bir süreç geliyor. Eğitim üzerine, okul üzerine, ders kitapları üzerine çok kafa yorabiliriz ama bizim her şeyden önce yapmamız gereken bir şey var. Eğitimi çoktan seçmeli sınav sistemi kıskacından kurtarmamız gerekiyor. Öbür türlü yapacağımız hiçbir çağdaş yenilik, çağlar üstü adım bizi geleceğe taşımaz, taşıyamaz.

Medreseler 1918 yılında Şeyhülislam Musa Kazım efendinin teşebbüsleri ile programlarını yenilemiş, bugünkü imam-hatip okullarının benzeri programla kendini yeni çağa hazır hale getirmişti. Bu okullar 1924 yılında kapatılana kadar yeniden yıldızı parlayan okullar olmuştu. İmam-Hatip okulları da daha sonra, Musa Kazım efendinin son şeklini verdiği programla ülkenin kaderinde çok önemli, en önemli rol oynayan nesilleri yetiştirdi.

Şimdi yeni yüzyılın başındayız ve ilk 15 yılı geride bıraktık. Geçtiğimiz yüzyılın okulları, geçtiğimiz yüzyılın programları buna İmam-Hatipler, Fen Liseleri ve diğer bütün okullarda dâhil; geleceğin ihtiyaçlarına cevap veremeyecek. Bu nedenle okullarımızı geliştirmemiz gerekiyor. Hayatın içinden, hayatın her alanına katkıda bulunan okullarımız olmalı. Hayatın her alanıyla ilgili, bilimden sanata, kültürden spora kadar zengin eğitim programlarına sahip olmalı okullarımız.

Gençlerimiz spor dallarından biriyle mutlaka uğraşmalı, mutlaka bir müzik aleti (Blok flüt değil, onu kimse müzik alet saymıyor) çalmalı, mutlaka bir sanat dalı ile uğraşmalı, mutlaka bir hobi edinmeli ve okullar bütün bunlar için gençlere, çocuklara fırsatlar sunan yerler olmalı. Bütün bunların önündeki şimdiki ve en önemli engel çoktan seçmeli sorularla yapılan merkezi sınavlar.

Geçmişte yenilemekte çok geç kaldığımız (Yaklaşık 200 yıl) medreselerimiz yüzünden 20. Yüzyılı kaybettik. Şimdi okullarımızı yenilemenin yeni bir şafağındayız. Başkaları ciddi şekilde okullarını yenilemek için çalışıyor. Bizim de bu çalışmalardan geri kalmamız gerek.

EĞİTİM BOŞLUK KABUL ETMEZ
Suriyeli mültecilerin çocukları için devletimiz ücretsiz eğitim veriyor. 5 yıl önce başlayan eğitim faaliyetleri, Suriyeli öğretmenlerin ücretleri, çocukların kitapları ve diğer eğitim masrafları devletimiz tarafından karşılandı.

Bu yapılmasa, mültecilere özen gösterilmese, çocuklarına eğitim verilmese belki daha az sığınmacı kalacaktı ülkemizde ama eğitimsiz kalan çocuklar bugün terör örgütlerinin en kolay istismar ettiği kesim olacaktı.Ama bizim tarafımızdan, bizim bastırıp dağıttığımız kitaplarla eğitim alan çocuklar artık bizim oldular. Yarın ülkelerine döndüklerinde bile bu eğitim faaliyetleri ile kurulan gönül köprüleri, bağları kuvvetlendirecek.

“Yüzyıl sonrasını düşünüyorsan insan eğit.” diyen Tzu’nun sözünü hatırlarsak, İnsan yetiştirme faaliyetleri yani eğitim ile biz yüz yıl sonrasını satın alıyoruz demek oluyor.

Suriye’de savaş bittiğinde, ülkeye barış geldiğinde Suriye’yi yeniden inşa etme görevi Türkiye’ye düşecek. Türkiye’nin eğittiği çocuklar Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacak. Bu nedenle okul önemli, eğitim önemlidir.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
27 Kasım 2016 Pazar 03:46 www.kamuexpress.com

EĞİTİM EVRENSEL Mİ?

Eğitim ve kültürün evrenselliği konusunda bazı kesimler ısrarla ve inatla bir takım söylemleri dile getirirler. Onlara sorsak, bu evrensel kültürde, söz gelimi düğünler nasıl yapılar, kınalar nasıl yapılır? Ya da bu evrensel eğitimin dili nedir? Bu sorulara verilecek cevap, evrensel eğitimin ve evrensel kültürün koca bir emperyalist propagandadan başka bir şey olmadığı görülecektir.

Eğitim evrensel değildir. Eğitim her ülkede, o ülkenin toplumsal yapısını içinde barındırır. Bir tek sömürgelerde evrensel yalanıyla sömüren ülkenin dilinde eğitim uygulaması yapılır. Eğitimin genel amaçları, eğitimin özel amaçları vardır. Bunlar ülke ülke değişir. Salt bilim öğretilen okullarda bile bizzat bilimin kendisi bile evrensel değildir. Bilim kendi kültürünü, daha doğrusu onu üretenin kültürünü, o bilimi alanlara dayatır. Bu nedenle batının kültürel öğeleri evrensel kültür ve bilim yalanlarıyla dünyanın geri kalanına empoze edilmiş, kültürel çeşitlilik, kültürel zenginlik dediğimiz şeyler batı kültürünün tehdidiyle yok olmanın eşiğine gelmiştir.

Bugün BM tarafından bazı diller ve kültürler koruma altına alındıysa bu, batı kültürünün yayılmacı, dayatmacı özelliğinden kaynaklanıyor. Batı bunu en çok eğitim yoluyla yapıyor. Bu nedenle eğitim evrenselliği dediğimiz şey koca bir aldatmacadır.

Eğitimin evrensel olmadığının en açık göstergelerinden biri de, egemen ülkelerin eğitim programlarında, o ülkenin dili, dini, kültürü ile renkli ve canlı bir şekilde işleniyor olması. İngilizce dil öğreten temel dil kitaplarında bile İngiliz ve Amerikan kültürü bombardımanından başka bir şey görmezsiniz. Dolayısıyla evrensel eğitim dediğimiz şeyin Batı’nın kendi kültürünü dayatmasından başka bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Batı’nın ortak bir dini olsa da onların farklı coğrafyalarda, farklı dillerde yaşayan toplumların birbirinden ayrılmasını sağlayan ciddi ayrımlar oluşmasına neden oluyor. Seküler toplumlar arasında bile eğitim konusunda kültürel, yerel, amaç vb açısından ciddi farklar oluşmaktadır denilse yanlış olmaz. Bir Alman’a, bir Fransız’la aynı eğitim verilmez mesela… Ancak Fransız’ın sömürgelerinde Fransızca, İngiliz sömürgelerinde İngilizce, çağdaş eğitim, evrensel eğitim adıyla bilinen sömürgeci eğitim programları uygulanır.

Evrensel eğitim diye bir şey olmadığına göre (tıpkı evrensel kültür gibi), ülkemizde uygulanan eğitimin milliliğini tartışabiliriz. Burada, birkaç soru sorarak bu konunun cevabını rahatlıkla herkes kendi kendine verebilir. Bu sorular:

1. Batı’da Noel, Cadılar Bayramı gibi yerel ve bölgesel öğeler her türlü ders kitabına, eğitimin içine girmiştir. Bunun yanında, Türkiye’de Ramazan, oruç, Kurban ve Ramazan Bayramları, düğünlerimiz, cenazelerimiz, hangi yönüyle eğitimde yer alıyor ve ne kadar alıyor?

2. Türkçe kitaplarında, sosyal bilgiler kitaplarında, basitleştirilmiş bir iki başlık haricinde Türk kültürünün öğeleri, yeterince ders kitaplarda yer alıyor mu?

3. Kültürün parçası olan görseller, kıyafetler, dini değerlerle ilgili unsurlar, ulusal sanatçılar, yerel örnekler matematik programından, resim dersi programına kadar yeterince giriyor mu?

Bu soruları cevapları herkesin kafasında üç aşağı, beş yukarı şekillenir. Kültürel ve yerel unsurlar, dini bayramlar, eğlencelerimiz, cenazelerimiz okul kitaplarında yeterince yer bulamıyor. Bizler, kendi elimizle, ilericilik böyle olur zannıyla, eğitim dilini İngilizce yaptığımız Anadolu liselerini en iyi okullar olarak insanlarımıza gösterdik. Sanki başka bir yolu yokmuş gibi, öğrencilere ana dilinden daha fazla yabancı dil dersi vererek dil edinimini herkese kazandırabileceğimizi düşünecek kadar eğitimden uzak ve yabancıyız. Bütün gündem bitti, biz her şeyi çözdük, bir tek dil meselesini çözemedik.

Eğitimin evrenselliği diye bir şey yoktur. Eğitim sömürgeler hariç, egemen her ülkeden yerli ve millidir. Biz kendi eğitimimizi milli yapmadıkça daha çok arayışlar içine gireriz. Eğitimin felsefi temellerini oturtmadan yapacağımız her hamle, her iyi şey, eski hastalıkların tekrarlanmasını doğuracaktır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
01 Şubat 2018 Perşembe 05:00

EĞİTİMDE KİŞİLİK BÖLÜNMESİ

Dünyada, Batı Medeniyetinin diğer medeniyetler üzerinde hâkimiyetini kabul ettirdiğinden beri çok şeyler değişti. Batı Medeniyetinin bütün varlığını sömürü ve güç gösterisi üzerine kurduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın en büyük sömürü sistemlerini Batı Medeniyetinin temsilcileri kurdu ve devam ettirdi. Dünya tarihinin en büyük savaşları, Batı Medeniyetinin özünde sömürgecilik yatan güç savaşları olan I. Ve II. Dünya savaşlarıdır.

Batı’nın insanlığa attığı en büyük kazık ise “Sekülerizmdir”. Kısaca dünyevileşme diyebileceğimiz bu kavram, bugünkü sıkıntılarımızın arkasında yatan esas düşünce yapısıdır. İnsanı sadece maddeden ibaret olarak gören, hayatı bu dünyadan ibaret sayan, toplumu dünyayla ilgili değerleriyle ele alan bu düşüncenin ülkemize yansımaları Osmanlı döneminde başlamış, Cumhuriyetle devam etmiştir.

Toplumumuz, manevi dinamikleri güçlü, inançları sağlam insanların yoğun olarak yaşadığı bir toplumdur. Bu durum, geçmişte okuma yazmanın % 10’larda olduğu dönemlerde de geçerlidir. 19. Yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başında önce Osmanlı toplumu içindeki gayri-Müslim unsurlar sekülerleştirildi. Sonra Müslüman toplumların sekülerleştirilmesi için çalışmalara başlandı. Öncelikle Osmanlının son döneminde sorunlarıyla büyük tartışmalara sebep olan medreseler kaldırıldı, sonra laik eğitime geçildi.

Dinin kontrol altında tutulması için, imam-Hatipler ve İlahiyatlar açıldı. Aslında bu şekilde, eğitim iki yapılı hale getirildi, dini bilgilerin verildiği ve sembolik olarak din adamlarının yetiştirilmesinin amaçlandığı imam-hatipler ve din adına neredeyse hiçbir şeyin verilmediği diğer okullar.

Cumhuriyetin ilk devirlerinde, medreselerin yerine açılan bütün İmam-Hatipler, seküler yapıya tehdit oluşturuyor diye tek tek kapatıldı. Seküler bir toplum oluşturulmak istendiği için bu yolda her şey yapıldı.

Sonradan büyük ihtiyaç doğduğu için tekrar açılan İmam-Hatiplerle ülkede iki karakterli eğitim sisteminin de doğmasına neden oldu. İki karakterli diyorum, bir tarafta 1918’de Şeyhülislam Musa Kazım efendinin son şeklini verdiği medrese programını uygulayan İmam Hatipler, diğer tarafta temeli aslında Osmanlı döneminde açılan idadi ve rüştiyelere dayanan sekülerleştirilmiş okullar.

Okulların sekülerleştirilmesi, onların programlarının tam anlamıyla sekülerleştirilmesiyle gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti işlenirken onun cihat ruhuyla yaptığı savaşlar, toprak ele geçirmek için yapılan savaş olarak gösterildi. Mevlana ve Yunus gibi maneviyat devleri sevgi ve hoşgörü insanları yapıldı. Hazreti Peygamberin hayatı Kur’an’dan soyutlandı, tarihsel bir kişilik olarak aktarıldı.

Bu durum önce bireylerde kişilik bölünmelerine, sonra toplumsal bölünmelere giden bir sürece yol açtı. Günümüzde de halen olduğu gibi devam eden seküler eğitim sistemi ve dini eğitim ayrı kulvarlarda varlığını sürdürüyor.

Anadolu ve Rumeli insanı, inanmış, inanç yönünden sağlam temellere sahip insanlardır. Bu insanlar arasından sırf eğitim yoluyla seküler bir toplum yapısı oluşturuldu. Aslında hedef tüm toplumu seküler yapmaktı ancak toplumun içindeki bir takım dinamikler karşı eylemle bu anlayışın toplumun tamamına sirayet etmesine engel oldu.

Şimdi önümüzde halen devam eden ikili yapılı sistemle devam edip-etmeme yönünde bir yol ayrımı var. Eğitimin bu ikili yapıdan kurtulması gerekiyor. Mevlana, Yunus ve Hacı Bektaş’ın gerçek kimlikleriyle öğretildiği; Osmanlı’nın, Eyyub El-Ensari ile aynı nedenlerle Viyana önlerine gittiğini gösterecek bir eğitim programıyla bu ikili yapının tasfiye edilmesi gerekiyor.

Bir oryantalist gözüyle İslam Dünyasına bakan eğitim sisteminin değişmesi gerçekleşmezse, insanların bir kısmı Arapların birinci dünya savaşında Türklere ihanet ettiğine inanmaya devam eder. Batı’nın yeryüzünün gerçek efendisi olduğunu gizli gizli telkin eden, bir kısmını buna inandırırken diğerlerini de aşağılık kompleksine sürükleyen eğitim sisteminde köklü değişiklerin yapılması gereklidir.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

01 Mayıs 2017 Pazartesi 16:58 www.kamuexpress.com

DEVLET MEMURLUĞUNUN CAZİBESİ

Türkiye Cumhuriyetinin eğitimin amacı 1739 sayılı kanunla belirlenmiştir. Burada 3 madde sıralanıyor. İlki, bizim bütün eğitim felsefesinin merkezine yerleşmiş, eğitim siyasetinin ruhuna işlemiş bir madde olarak duruyor. Tam metni:

“Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek”

Bu metnin “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” bölümünden önce ne olduğu, ne yazdığı hiç önemli değil. Bu cümle öncesine başka kutsallar da yerleştirebilirsiniz ancak bu son cümle, eğitim sisteminin tamamını şekillendirmektedir.

Milli Eğitimin amaçları üç maddede sıralanıyor. Bu üç maddenin diğerleri genel eğitim felsefesine göre düzenlenmiştir. İlk madde ideolojik bir maddedir. Burada söz konusu maddenin kendisi değil, bu maddenin eğitim sistemine diğer iki maddeyi gölgede bırakacak kadar şekilde işlemiş olmasıdır.

Özellikle son cümle “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” sistemi ele geçirmiş olduğu gibi insanlarımızın zihnini de, algısını da ele geçirmiştir.
Okullarda okuyan öğrencilere sorun, büyüyünce ne olmak istiyorsun. Çoğu size bir kamu personeli söyler; doktor, polis, öğretmen, hâkim, subay, hemşire gibi… Çocuklarımızın bu yönelimi ebeveynler tarafından da teşvik edilen bir yönelimdir. İnsanlara çalışmak için en güvenli kapı, en rahat kapı devlet kapısıdır.

Biz sanırız ki devlet memurlarının rahatlığından kaynaklanıyor bu durum. İnanın, özel sektördeki çok rahat ve iyi kazançlı işinden vazgeçip, devlette vasat maaş için işe giren pek çok insan gördüm. “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluk” bildiğiniz memuru hatırlatıyor. Bakın, 2016 KPSS ortaöğretim sınavına yaklaşık 4 milyon insan girdi. Altı üstü birkaç binlik, belki birkaç on binlik kadro için milyonlarca insanın yarışması akıl alır gibi değil.

Eğitim sistemi, kişilerin özel yeteneklerini keşfetmeyi, bunları geliştirmeyi, toplum için faydalı üretimler gerçekleştirmeyi kâğıt üzerinde ister ama kesinlikle uygulamada buna fırsat vermez. Türkiye’de öğretmenlerin kaçta kaçı özel bir takım yeteneklerle donatılmış ki öğrencilere örnek olabilsinler. Mesela tiyatro, müzik, el sanatları, edebiyat, hobi uğraşları gibi işlerle meşgul olan öğretmen sayısı ne kadar. Çok azdır. Sebebi öğretmenlerin kendileri değil, sebebi sistemin ağırlıklı olarak sayısal ve daha az sözel yetenekler üzerine kurgulanmış olması ve sadece devlete memur yetiştirme üzerine yapılandırılmış olmasından kaynaklanıyor.

Üniversiteye girişte, öğrencilerin okullarda gösterdiği şiir yeteneği hiçbir şekilde mesela edebiyat bölümüne girişte dikkate alınmaz. Ya da bilimsel bir buluşu olan, bununla bir firmayla üretim anlaşması imzalamış ve okuldan mezun olmadan milyonlar kazanmış bir öğrencinin ÖSYM şartlarını karşılamadan üniversiteye girmesi mümkün değildir. Çünkü sistem, becerileri değil, birikimi değil, geçmişten beri getirdiği olumlu davranışları değil, kişiliği, karakteri, yetenekleri değil, tamamen anlık performansı ölçme üzerine kurgulanmış ve belirli alanları değerlendiren bir yapıda.

Çünkü devlet memurunun ekstra ilgileri, yetenekleri olmasına gerek yok. Eğitim sistemi iyi devlet memuru yetiştirme üzerine kurgulandığından ve yapılandırıldığından ilgi, istidat, yaratıcılık, özgür düşünme gibi unsurlar sistem içinde ötelenen, önemsenmeyen konuma sahip. Bu nedenle mesleki eğitime hala toplumun en alt düzeyinde eğitsel performans gösteren kişiler gidiyor. Elbette, özel sektör ve devlet arasındaki çalışma ve ücret koşullarının da bunda önemli etkisi var. Ancak esas etki, algıları yöneten, devlete sırtını dayama mantığı ile açıklanabilir eğitim anlayışıdır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

27 Nisan 2017 Perşembe 23:22 www.kamuexpress.com