EĞİTİM BOŞLUK KABUL ETMEZ

BİZ MEDRESELERİ YENİLEYEMEDİK
Yrd. Doç. Dr. Veli ÖZTÜRK 15 Kasım 2016 tarihinde TRT Diyanet TV’de medreseler üzerine görüşlerini paylaştı. Orada en önemli tespitlerden biri “Medreseleri yenilemede gösterilen başarısızlıktır.” Nizamülmülk’ün 1067 yılında ilk örneğini açtığı medreseler, 20. Yüzyılın başlarına kadar sanki zaman donmuş gibi klasik anlayışla yaşadı. Değişen dünyanın, gelişen insan anlayışının hızına paralel bir yenilenme yaşayamadı. Hatta başlarda toplumun ihtiyaçlarına cevap veren Medreseler, özellikle Kanuni’yle değişen programları ile toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez oldu.

Nasıl okul sorusu sadece bizim sorunumuz değildir. Batı’da bu konuda çok ciddi kafa yoruluyor, çeşitli örnekler deneniyor, çeşitli felsefi tartışmalar yapılıyor. Bunun en açık örnekleri TED konuşmalarında var. Hatta Ken Robinson’un “Eğitim Yaratıcılığı Öldürüyor” konuşmasını şiddetle tavsiye ederim.

Bizde bu konuya kafa yoranlar var. Bizim en büyük kafa karışıklığımız, eğitimin bize ne kazandıracağıyla ilgilidir. Gözlem ve tecrübelerim, eğitim deyince insanların aklına sonu devlete çıkan bir süreç geliyor. Eğitim üzerine, okul üzerine, ders kitapları üzerine çok kafa yorabiliriz ama bizim her şeyden önce yapmamız gereken bir şey var. Eğitimi çoktan seçmeli sınav sistemi kıskacından kurtarmamız gerekiyor. Öbür türlü yapacağımız hiçbir çağdaş yenilik, çağlar üstü adım bizi geleceğe taşımaz, taşıyamaz.

Medreseler 1918 yılında Şeyhülislam Musa Kazım efendinin teşebbüsleri ile programlarını yenilemiş, bugünkü imam-hatip okullarının benzeri programla kendini yeni çağa hazır hale getirmişti. Bu okullar 1924 yılında kapatılana kadar yeniden yıldızı parlayan okullar olmuştu. İmam-Hatip okulları da daha sonra, Musa Kazım efendinin son şeklini verdiği programla ülkenin kaderinde çok önemli, en önemli rol oynayan nesilleri yetiştirdi.

Şimdi yeni yüzyılın başındayız ve ilk 15 yılı geride bıraktık. Geçtiğimiz yüzyılın okulları, geçtiğimiz yüzyılın programları buna İmam-Hatipler, Fen Liseleri ve diğer bütün okullarda dâhil; geleceğin ihtiyaçlarına cevap veremeyecek. Bu nedenle okullarımızı geliştirmemiz gerekiyor. Hayatın içinden, hayatın her alanına katkıda bulunan okullarımız olmalı. Hayatın her alanıyla ilgili, bilimden sanata, kültürden spora kadar zengin eğitim programlarına sahip olmalı okullarımız.

Gençlerimiz spor dallarından biriyle mutlaka uğraşmalı, mutlaka bir müzik aleti (Blok flüt değil, onu kimse müzik alet saymıyor) çalmalı, mutlaka bir sanat dalı ile uğraşmalı, mutlaka bir hobi edinmeli ve okullar bütün bunlar için gençlere, çocuklara fırsatlar sunan yerler olmalı. Bütün bunların önündeki şimdiki ve en önemli engel çoktan seçmeli sorularla yapılan merkezi sınavlar.

Geçmişte yenilemekte çok geç kaldığımız (Yaklaşık 200 yıl) medreselerimiz yüzünden 20. Yüzyılı kaybettik. Şimdi okullarımızı yenilemenin yeni bir şafağındayız. Başkaları ciddi şekilde okullarını yenilemek için çalışıyor. Bizim de bu çalışmalardan geri kalmamız gerek.

EĞİTİM BOŞLUK KABUL ETMEZ
Suriyeli mültecilerin çocukları için devletimiz ücretsiz eğitim veriyor. 5 yıl önce başlayan eğitim faaliyetleri, Suriyeli öğretmenlerin ücretleri, çocukların kitapları ve diğer eğitim masrafları devletimiz tarafından karşılandı.

Bu yapılmasa, mültecilere özen gösterilmese, çocuklarına eğitim verilmese belki daha az sığınmacı kalacaktı ülkemizde ama eğitimsiz kalan çocuklar bugün terör örgütlerinin en kolay istismar ettiği kesim olacaktı.Ama bizim tarafımızdan, bizim bastırıp dağıttığımız kitaplarla eğitim alan çocuklar artık bizim oldular. Yarın ülkelerine döndüklerinde bile bu eğitim faaliyetleri ile kurulan gönül köprüleri, bağları kuvvetlendirecek.

“Yüzyıl sonrasını düşünüyorsan insan eğit.” diyen Tzu’nun sözünü hatırlarsak, İnsan yetiştirme faaliyetleri yani eğitim ile biz yüz yıl sonrasını satın alıyoruz demek oluyor.

Suriye’de savaş bittiğinde, ülkeye barış geldiğinde Suriye’yi yeniden inşa etme görevi Türkiye’ye düşecek. Türkiye’nin eğittiği çocuklar Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacak. Bu nedenle okul önemli, eğitim önemlidir.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
27 Kasım 2016 Pazar 03:46 www.kamuexpress.com

EĞİTİM EVRENSEL Mİ?

Eğitim ve kültürün evrenselliği konusunda bazı kesimler ısrarla ve inatla bir takım söylemleri dile getirirler. Onlara sorsak, bu evrensel kültürde, söz gelimi düğünler nasıl yapılar, kınalar nasıl yapılır? Ya da bu evrensel eğitimin dili nedir? Bu sorulara verilecek cevap, evrensel eğitimin ve evrensel kültürün koca bir emperyalist propagandadan başka bir şey olmadığı görülecektir.

Eğitim evrensel değildir. Eğitim her ülkede, o ülkenin toplumsal yapısını içinde barındırır. Bir tek sömürgelerde evrensel yalanıyla sömüren ülkenin dilinde eğitim uygulaması yapılır. Eğitimin genel amaçları, eğitimin özel amaçları vardır. Bunlar ülke ülke değişir. Salt bilim öğretilen okullarda bile bizzat bilimin kendisi bile evrensel değildir. Bilim kendi kültürünü, daha doğrusu onu üretenin kültürünü, o bilimi alanlara dayatır. Bu nedenle batının kültürel öğeleri evrensel kültür ve bilim yalanlarıyla dünyanın geri kalanına empoze edilmiş, kültürel çeşitlilik, kültürel zenginlik dediğimiz şeyler batı kültürünün tehdidiyle yok olmanın eşiğine gelmiştir.

Bugün BM tarafından bazı diller ve kültürler koruma altına alındıysa bu, batı kültürünün yayılmacı, dayatmacı özelliğinden kaynaklanıyor. Batı bunu en çok eğitim yoluyla yapıyor. Bu nedenle eğitim evrenselliği dediğimiz şey koca bir aldatmacadır.

Eğitimin evrensel olmadığının en açık göstergelerinden biri de, egemen ülkelerin eğitim programlarında, o ülkenin dili, dini, kültürü ile renkli ve canlı bir şekilde işleniyor olması. İngilizce dil öğreten temel dil kitaplarında bile İngiliz ve Amerikan kültürü bombardımanından başka bir şey görmezsiniz. Dolayısıyla evrensel eğitim dediğimiz şeyin Batı’nın kendi kültürünü dayatmasından başka bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Batı’nın ortak bir dini olsa da onların farklı coğrafyalarda, farklı dillerde yaşayan toplumların birbirinden ayrılmasını sağlayan ciddi ayrımlar oluşmasına neden oluyor. Seküler toplumlar arasında bile eğitim konusunda kültürel, yerel, amaç vb açısından ciddi farklar oluşmaktadır denilse yanlış olmaz. Bir Alman’a, bir Fransız’la aynı eğitim verilmez mesela… Ancak Fransız’ın sömürgelerinde Fransızca, İngiliz sömürgelerinde İngilizce, çağdaş eğitim, evrensel eğitim adıyla bilinen sömürgeci eğitim programları uygulanır.

Evrensel eğitim diye bir şey olmadığına göre (tıpkı evrensel kültür gibi), ülkemizde uygulanan eğitimin milliliğini tartışabiliriz. Burada, birkaç soru sorarak bu konunun cevabını rahatlıkla herkes kendi kendine verebilir. Bu sorular:

1. Batı’da Noel, Cadılar Bayramı gibi yerel ve bölgesel öğeler her türlü ders kitabına, eğitimin içine girmiştir. Bunun yanında, Türkiye’de Ramazan, oruç, Kurban ve Ramazan Bayramları, düğünlerimiz, cenazelerimiz, hangi yönüyle eğitimde yer alıyor ve ne kadar alıyor?

2. Türkçe kitaplarında, sosyal bilgiler kitaplarında, basitleştirilmiş bir iki başlık haricinde Türk kültürünün öğeleri, yeterince ders kitaplarda yer alıyor mu?

3. Kültürün parçası olan görseller, kıyafetler, dini değerlerle ilgili unsurlar, ulusal sanatçılar, yerel örnekler matematik programından, resim dersi programına kadar yeterince giriyor mu?

Bu soruları cevapları herkesin kafasında üç aşağı, beş yukarı şekillenir. Kültürel ve yerel unsurlar, dini bayramlar, eğlencelerimiz, cenazelerimiz okul kitaplarında yeterince yer bulamıyor. Bizler, kendi elimizle, ilericilik böyle olur zannıyla, eğitim dilini İngilizce yaptığımız Anadolu liselerini en iyi okullar olarak insanlarımıza gösterdik. Sanki başka bir yolu yokmuş gibi, öğrencilere ana dilinden daha fazla yabancı dil dersi vererek dil edinimini herkese kazandırabileceğimizi düşünecek kadar eğitimden uzak ve yabancıyız. Bütün gündem bitti, biz her şeyi çözdük, bir tek dil meselesini çözemedik.

Eğitimin evrenselliği diye bir şey yoktur. Eğitim sömürgeler hariç, egemen her ülkeden yerli ve millidir. Biz kendi eğitimimizi milli yapmadıkça daha çok arayışlar içine gireriz. Eğitimin felsefi temellerini oturtmadan yapacağımız her hamle, her iyi şey, eski hastalıkların tekrarlanmasını doğuracaktır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
01 Şubat 2018 Perşembe 05:00

EĞİTİMDE KİŞİLİK BÖLÜNMESİ

Dünyada, Batı Medeniyetinin diğer medeniyetler üzerinde hâkimiyetini kabul ettirdiğinden beri çok şeyler değişti. Batı Medeniyetinin bütün varlığını sömürü ve güç gösterisi üzerine kurduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın en büyük sömürü sistemlerini Batı Medeniyetinin temsilcileri kurdu ve devam ettirdi. Dünya tarihinin en büyük savaşları, Batı Medeniyetinin özünde sömürgecilik yatan güç savaşları olan I. Ve II. Dünya savaşlarıdır.

Batı’nın insanlığa attığı en büyük kazık ise “Sekülerizmdir”. Kısaca dünyevileşme diyebileceğimiz bu kavram, bugünkü sıkıntılarımızın arkasında yatan esas düşünce yapısıdır. İnsanı sadece maddeden ibaret olarak gören, hayatı bu dünyadan ibaret sayan, toplumu dünyayla ilgili değerleriyle ele alan bu düşüncenin ülkemize yansımaları Osmanlı döneminde başlamış, Cumhuriyetle devam etmiştir.

Toplumumuz, manevi dinamikleri güçlü, inançları sağlam insanların yoğun olarak yaşadığı bir toplumdur. Bu durum, geçmişte okuma yazmanın % 10’larda olduğu dönemlerde de geçerlidir. 19. Yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başında önce Osmanlı toplumu içindeki gayri-Müslim unsurlar sekülerleştirildi. Sonra Müslüman toplumların sekülerleştirilmesi için çalışmalara başlandı. Öncelikle Osmanlının son döneminde sorunlarıyla büyük tartışmalara sebep olan medreseler kaldırıldı, sonra laik eğitime geçildi.

Dinin kontrol altında tutulması için, imam-Hatipler ve İlahiyatlar açıldı. Aslında bu şekilde, eğitim iki yapılı hale getirildi, dini bilgilerin verildiği ve sembolik olarak din adamlarının yetiştirilmesinin amaçlandığı imam-hatipler ve din adına neredeyse hiçbir şeyin verilmediği diğer okullar.

Cumhuriyetin ilk devirlerinde, medreselerin yerine açılan bütün İmam-Hatipler, seküler yapıya tehdit oluşturuyor diye tek tek kapatıldı. Seküler bir toplum oluşturulmak istendiği için bu yolda her şey yapıldı.

Sonradan büyük ihtiyaç doğduğu için tekrar açılan İmam-Hatiplerle ülkede iki karakterli eğitim sisteminin de doğmasına neden oldu. İki karakterli diyorum, bir tarafta 1918’de Şeyhülislam Musa Kazım efendinin son şeklini verdiği medrese programını uygulayan İmam Hatipler, diğer tarafta temeli aslında Osmanlı döneminde açılan idadi ve rüştiyelere dayanan sekülerleştirilmiş okullar.

Okulların sekülerleştirilmesi, onların programlarının tam anlamıyla sekülerleştirilmesiyle gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti işlenirken onun cihat ruhuyla yaptığı savaşlar, toprak ele geçirmek için yapılan savaş olarak gösterildi. Mevlana ve Yunus gibi maneviyat devleri sevgi ve hoşgörü insanları yapıldı. Hazreti Peygamberin hayatı Kur’an’dan soyutlandı, tarihsel bir kişilik olarak aktarıldı.

Bu durum önce bireylerde kişilik bölünmelerine, sonra toplumsal bölünmelere giden bir sürece yol açtı. Günümüzde de halen olduğu gibi devam eden seküler eğitim sistemi ve dini eğitim ayrı kulvarlarda varlığını sürdürüyor.

Anadolu ve Rumeli insanı, inanmış, inanç yönünden sağlam temellere sahip insanlardır. Bu insanlar arasından sırf eğitim yoluyla seküler bir toplum yapısı oluşturuldu. Aslında hedef tüm toplumu seküler yapmaktı ancak toplumun içindeki bir takım dinamikler karşı eylemle bu anlayışın toplumun tamamına sirayet etmesine engel oldu.

Şimdi önümüzde halen devam eden ikili yapılı sistemle devam edip-etmeme yönünde bir yol ayrımı var. Eğitimin bu ikili yapıdan kurtulması gerekiyor. Mevlana, Yunus ve Hacı Bektaş’ın gerçek kimlikleriyle öğretildiği; Osmanlı’nın, Eyyub El-Ensari ile aynı nedenlerle Viyana önlerine gittiğini gösterecek bir eğitim programıyla bu ikili yapının tasfiye edilmesi gerekiyor.

Bir oryantalist gözüyle İslam Dünyasına bakan eğitim sisteminin değişmesi gerçekleşmezse, insanların bir kısmı Arapların birinci dünya savaşında Türklere ihanet ettiğine inanmaya devam eder. Batı’nın yeryüzünün gerçek efendisi olduğunu gizli gizli telkin eden, bir kısmını buna inandırırken diğerlerini de aşağılık kompleksine sürükleyen eğitim sisteminde köklü değişiklerin yapılması gereklidir.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

01 Mayıs 2017 Pazartesi 16:58 www.kamuexpress.com

DEVLET MEMURLUĞUNUN CAZİBESİ

Türkiye Cumhuriyetinin eğitimin amacı 1739 sayılı kanunla belirlenmiştir. Burada 3 madde sıralanıyor. İlki, bizim bütün eğitim felsefesinin merkezine yerleşmiş, eğitim siyasetinin ruhuna işlemiş bir madde olarak duruyor. Tam metni:

“Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek”

Bu metnin “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” bölümünden önce ne olduğu, ne yazdığı hiç önemli değil. Bu cümle öncesine başka kutsallar da yerleştirebilirsiniz ancak bu son cümle, eğitim sisteminin tamamını şekillendirmektedir.

Milli Eğitimin amaçları üç maddede sıralanıyor. Bu üç maddenin diğerleri genel eğitim felsefesine göre düzenlenmiştir. İlk madde ideolojik bir maddedir. Burada söz konusu maddenin kendisi değil, bu maddenin eğitim sistemine diğer iki maddeyi gölgede bırakacak kadar şekilde işlemiş olmasıdır.

Özellikle son cümle “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” sistemi ele geçirmiş olduğu gibi insanlarımızın zihnini de, algısını da ele geçirmiştir.
Okullarda okuyan öğrencilere sorun, büyüyünce ne olmak istiyorsun. Çoğu size bir kamu personeli söyler; doktor, polis, öğretmen, hâkim, subay, hemşire gibi… Çocuklarımızın bu yönelimi ebeveynler tarafından da teşvik edilen bir yönelimdir. İnsanlara çalışmak için en güvenli kapı, en rahat kapı devlet kapısıdır.

Biz sanırız ki devlet memurlarının rahatlığından kaynaklanıyor bu durum. İnanın, özel sektördeki çok rahat ve iyi kazançlı işinden vazgeçip, devlette vasat maaş için işe giren pek çok insan gördüm. “Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluk” bildiğiniz memuru hatırlatıyor. Bakın, 2016 KPSS ortaöğretim sınavına yaklaşık 4 milyon insan girdi. Altı üstü birkaç binlik, belki birkaç on binlik kadro için milyonlarca insanın yarışması akıl alır gibi değil.

Eğitim sistemi, kişilerin özel yeteneklerini keşfetmeyi, bunları geliştirmeyi, toplum için faydalı üretimler gerçekleştirmeyi kâğıt üzerinde ister ama kesinlikle uygulamada buna fırsat vermez. Türkiye’de öğretmenlerin kaçta kaçı özel bir takım yeteneklerle donatılmış ki öğrencilere örnek olabilsinler. Mesela tiyatro, müzik, el sanatları, edebiyat, hobi uğraşları gibi işlerle meşgul olan öğretmen sayısı ne kadar. Çok azdır. Sebebi öğretmenlerin kendileri değil, sebebi sistemin ağırlıklı olarak sayısal ve daha az sözel yetenekler üzerine kurgulanmış olması ve sadece devlete memur yetiştirme üzerine yapılandırılmış olmasından kaynaklanıyor.

Üniversiteye girişte, öğrencilerin okullarda gösterdiği şiir yeteneği hiçbir şekilde mesela edebiyat bölümüne girişte dikkate alınmaz. Ya da bilimsel bir buluşu olan, bununla bir firmayla üretim anlaşması imzalamış ve okuldan mezun olmadan milyonlar kazanmış bir öğrencinin ÖSYM şartlarını karşılamadan üniversiteye girmesi mümkün değildir. Çünkü sistem, becerileri değil, birikimi değil, geçmişten beri getirdiği olumlu davranışları değil, kişiliği, karakteri, yetenekleri değil, tamamen anlık performansı ölçme üzerine kurgulanmış ve belirli alanları değerlendiren bir yapıda.

Çünkü devlet memurunun ekstra ilgileri, yetenekleri olmasına gerek yok. Eğitim sistemi iyi devlet memuru yetiştirme üzerine kurgulandığından ve yapılandırıldığından ilgi, istidat, yaratıcılık, özgür düşünme gibi unsurlar sistem içinde ötelenen, önemsenmeyen konuma sahip. Bu nedenle mesleki eğitime hala toplumun en alt düzeyinde eğitsel performans gösteren kişiler gidiyor. Elbette, özel sektör ve devlet arasındaki çalışma ve ücret koşullarının da bunda önemli etkisi var. Ancak esas etki, algıları yöneten, devlete sırtını dayama mantığı ile açıklanabilir eğitim anlayışıdır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

27 Nisan 2017 Perşembe 23:22 www.kamuexpress.com

İŞ ADAMI OLACAĞIM

Kıbrıs’ta görev yaparken bir öğrenciye büyüyünce ne olacaksın diye sordum. Öğrencinin verdiği cevap beni çok şaşırtmıştı. Çünkü öğrencilerin öğretmenlik, doktorluk, hemşire, mühendis, polis gibi tercihlerinden usanmış biri olmama rağmen o Kıbrıslı öğrencimizin benim bile hayallerimden uzak tercihini ilk defa duymuştum. O Kıbrıslı öğrenci tıpkı, olmak istediği meslek sahibi gibi gerile gerile ‘iş adamı’ olacağını söyledi.

Neden öyle söyledi hatırlamıyorum. Biraz konu üzerinde konuştuk, özgüveni çok yüksekti, çok kararlı ve bilinçli bir tercihti tercihi. Araştırmış, düşünmüş, üstelik ebeveyni veya ailesinden kimse iş adamı değildi.

İnsanların ülkemizde memur olmak için birbirleriyle nasıl yarıştıklarını herkes görüyor. Neden insanlar memur olmak için yarışıyor? Elbette bunun için pek çok neden sayabiliriz ancak insanların çok büyük kısmının uzun süreli zorunlu hizmet görevine rağmen geniş kitlelerinin memurluğu tercih etmelerini çeşitli nedenlere sığdırmak belki asıl nedeni gizlemekten başka bir işe yaramaz.

İnsanlar daha düşük maaş aldığı halde memurluğu özel sektördeki işe tercih edebiliyor. İş garantisi, memurluğa geçiş için önemli bir ölçüt. Bunun yanında devlet memurlarının çalışma saatleri, sosyal hakları özel sektörden çok daha iyi. Ancak yine de bunlar insanların devlet memuru olma isteklerinin açıklamaları değildir.

Özel sektörde 3000 lira maaş verilen vasıflı işi değil de, devlette 2000 lira maaş verilen vasıfsız işi tercih ne sosyal haklarla, ne de başka bir şeyle izah edilebilir. Bu durumun bilinç altına işlenmiş bir durum olduğunu söylemek en doğru tespittir.

Duyarsınız, büyükler, yaşlılar, ebeveynler herkes söz birliği etmişçesine devlete kapak atmanın faziletlerinden bahseder durur. Bu gençlere sürekli yapılan bir telkindir adeta. Yapılan toplumsal telkinin etkisi o kadar büyük olur ki, yıllarca KPSS kurslarında dirsek çürütmekten kariyer yapmayan gençleri görürsünüz.

Yüzbinlerce öğretmenin, özel okullarda o kadar açığa rağmen, 30 saatlik ücretli öğretmenliği diğer bütün işlere tercih etmesinin bir izahı olamaz. KPSS ile atanma sırası beklemenin ötesinde, verilen asgari ücretten düşük ücrete rağmen ücretli öğretmenlik garabetinin tercih edilmesi hayret uyandıracak şey.

Gençlerimizin elinden başka iş gelmemesi, söz konusu bir enstrüman çalamamaları, bir hobilerinin olmaması, bir başka uğraşıyla ömürleri boyunca hiç uğraşmamış olması, dil bilmemeleri, KPSS’ye çalıştıkları kadar başka hiçbir şeye çalışmamaları doğrusu acı bir gerçektir.
Öğrencilerden bazıları ders çalışmaz, okulu boş verirdi. Tamam ders çalışmıyorsun, onun yerine ne yapıyorsun diye sorardım. Çünkü hayat okuldan ibaret değil. Belki eğitim sisteminin görmediği bazı değerli işlerle gençler uğraşabiliyor olabilir. Mesela spor gibi…

Okullarda spora değer verilmiyor, okullar gençlerin sporda kariyer yapmaları için en uygun yer ancak bunun için ne eğitim programlarında ne de toplumsal anlayışta bir yer var. Kısmen eğitim sistemi içinde sporla uğraşmak isteyenler için düzenlemeler yapılmıştır ancak toplumsal anlayışımız yüzünden bunun uygulanması çok sınırlı kalmaktadır.

Eğitim deyince, sonucu devlete çıkan eğitim süreçlerinden geçmek geliyor insanların aklına. Eğitim bu değildir. Eğitimi böyle yapan şey, kurgulanmış sistemin kimin ihtiyacı olan insanı yetiştirmek istediğiyle ilgilidir.

Devletin sporcuya ihtiyacı yoktur, sanatçıya ihtiyacı yoktur, devletin kaynakçıya, çiftçiye, oto tamircisine ihtiyacı yoktur. Devletin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiş insanları yetiştiriyor okullar. Bu nedenle eğitimde yapılan düzenlemeler hep devletin ihtiyaç duyduğu insanları daha nitelikli hale getirme üzerine olmuştur. Yapılan düzenlemeler hep buna hizmet etmiştir.

Eğitim kurumları toplumun ihtiyaç duyduğu insanları eğitmelidir. Toplumun her kademesinde ve her kesiminde ihtiyaç duyulan işleri görecek insanları yetiştirmelidir okullar. Daha çok matematiğe ihtiyacımız yok, daha çok fiziğe ihtiyacımız yok, daha çok Türkçe, daha çok tarih bizi bir yere götürmüyor, götürmeyecek.

İhtiyacı olana daha çok matematik verilsin, ihtiyacı olana istediği bütün akademik dersler verilsin ancak, çocukların sınav maratonlarında daha iyi sonuçlar elde etmesi için olmasın bu çaba. Çünkü başlı başına bu bile toplumun ihtiyacı olan beyin gücünün yetişmesine engel teşkil ediyor. Yıllardır uygulanan üniversite giriş sınavlarının her türlüsü üniversitelerimize ne kazandırdı, topluma ne kazandırdı? Bizler uzaya astronot mu gönderdik bu sınavları yaparak?

Bunca yıl yaptığımız şeyler bizi ihtiyacımız olan sonuçlara ulaştırmadı. Özellikle eğitim konusunda yaptıklarımız olmamız gereken yerin çok uzağına getirdi bizi. Gençlerimiz yüksek eğitim almış niteliksiz insanlar oldular. Yüksek eğitim almış ama üretim yetenekleri sınırlı insanlar yetiştirdik.

Eğitimde bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Bu zihniyet devrimi geciktikçe tren kaçacak ve toplum olarak istediğimiz sonuçlara ulaşmakta çok zorlanacağız. Eğitim önemlidir, eğitim doğru insanların elinde şekillenmelidir ve her şeyden önce nasıl insan istiyoruz oradan başlamalıyız…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

25 Eylül 2016 Pazar 02:53

ALDANIŞ

Rio Olimpiyatları yazın yapıldı ve bitti. Ülkelerin madalya durumları açıklandı. Türkiye’nin çok kötü performans sergileyen milli sporcularının aldıkları madalyalar bizim sıralamamızı oldukça gerilerde bıraktı.

Rio Olimpiyatları madalya sıralamasında ABD her zamanki gibi yine başta. Onu İngiltere, Çin, Rusya ve Almanya takip ediyor. Türkiye, 206 ülke arasında 41. sırada.

Gelin Türkiye’nin FİFA sıralamasına bakalım, Türkiye 206 ülke arasında FİFA sıralamasında 19’uncu. Nispeten iyi…

Pisa sonuçlarına göre baktığımızda Türkiye 65 ülke arasında Matematik’te 45’inci, Okuma’da 37’inci, Fen’de 41’inci.

Rio Olimpiyatlarında sadece bir altın madalyası aldık. Taha Akgül’ün ülkemize getirdiği bu altın madalya güreş sporundan. Çok iyi olduğumuz güreşte bile bir altın madalya almamız çok acı. 2012 Londra Olimpiyatlarında Türkiye 32. olmuş. 2008 Pekin olimpiyatlarında ise 37. sıradayız.

Bu sıralamalar bizim olimpiyatlardaki durumumuz. Bu sonuçlar üç yılda bir yapılan PİSA sonuçları değil. 65 ülke arasındaki eğitim durumumuz değil. Yeryüzünde bulunan 206 ülke arasındaki sıramız. Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasındaki ülkenin olimpiyatlardaki hali. PİSA sonuçlarını 65 ülkeye göre değil de 206 ülkeye göre alsaydık emin olun Türkiye ilk yüze bile zor girerdi.

Kafamızı iki elimizin arasına alıp düşünelim. Bu neden böyle oluyor. Önüne gelenin eğitim hakkında konuşmasıyla hiç bir sorunu çözemedik. Çünkü işin uzmanlarından başka herkesi dinledik, işin içindekilerden başka herkesi etkin görevlere getirdik. Sonra’da bütün suçu öğretmenlerde bulduk.

Şimdi de olimpiyatlardaki bu durumun nedenini konuşalım. Kimin suçlu olduğunu hemen söyleyeyim, tesis sayısı yetersiz, milyonluk tesisler yapmalıyız. Sonra antrenörler yetersiz hemen nitelikli antrenör yetiştirmemiz gerek.

İşte biz böyle böyle aldanıyoruz, aldatılıyoruz. Eğitimde ciddi sorunlar vardı, önce koca koca binalar yapıldı, bütün sınıflara akıllı tahta konuldu, bütün öğrencilere tablet dağıldı, şimdi de öğretmenleri nitelikli hale getirmek için Öğretmen Akademisi kuruyoruz. Öğretmen akademisine düşman değilim, gerekli ve geç kalmış bir uygulama ama çözüm olmayacak. Çünkü öğretmenleri daha nitelikli hale getirirsek eğitimdeki sorunları çözeriz diye düşünüyoruz.

Bakın, ilkokul binası yapılıyor, dört katlı… 6-10 yaş arası çocukların bazıları üst katlarda eğitim görecek. Bu çocuk anatomisine aykırı. Bakanlık bir matematik kitabı göndermiş okullara, kuşe kağıda veya birinci hamur kağıda basılmış, ansiklopedik boyda, kalın mı kalın… Bu kitabı taşıyan kişi gelişim çağında bir çocuk ve siz bu çocuğu üç kat yukarıda bulunan sınıfına, sırtında 15 kilo çantasıyla merdivenden çıkarıyorsunuz. Milli eğitimin kara düzen gittiğinin bence en önemli kanıtı bu çok katlı okullardır…

Yıllardır eğitim konusunda ciddi kararlar alındı, ciddi çalışmalar yapıldı. PİSA sonuçlarına bakıyoruz, bir ilerleme var ancak bir gerileme ve de bir yerinde saymada var. Yani o kadar ciddi yatırımlara rağmen eğitimde bir ilerleme sağlanamıyor.

Yıllarca çarpık sistemin ve klasik memur anlayışının bizi getirdiği durumun suçlusu öğretmenler oldu. Öğretmenin bizzat kendisi bu sistemin kurbanı. Sorunlara günübirlik çözümler üretildi, üretiliyor. Güzel şeyler olmuyor mu, elbette var ancak en büyük sorunumuz zihniyet. Biz, ülke olarak bu zihniyetle uğraşıyoruz. Kariyer basamakları konusunda bir adım ilerleme sağlanmadı. Ek ders adaletsizlikleri konusunda bir çözüm çabası görülmüyor.

Milli Eğitim Politikamız değişiyor, bunun alt yapısını oluşturan felsefi tartışmalar hiç yapılmıyor. En doğru yaptığımız konularda bile ülkemizi ileriye taşıyacak hamleleri gerçekleştiremiyor, sürekli çabalarımız akamete uğruyor. Buna en güzel örnek, gençlerimizin hem TEOG hem de ÖSYM sınavlarına hazırlıkla geçen iki yılıdır. En değerli beyinlerimiz, en az iki yılını çoktan seçmeli sorularla geçiriyor. Bu iki yılda bilimsel bir proje üzerinde çalışsalar, bir enstrüman çalsalar, bir spor dalında uzmanlaşsalar, bir sanat dalında yeteneklerini geliştirseler gençlerimiz için iyi olmaz mı? Maalesef, portakal soymayı bilmeyen, acıktığında yumurta kırıp yemeyi beceremeyen gençlerle dolu üniversitelerimiz. Biz onları üniversiteye hazırlarken, hayata hazırlamayı unutuyoruz maalesef.

Nerede yanlış yapıyoruz sorusuna dahi muhatap olamıyoruz. Bir şeyler yanlış gidiyor, pek çok kişi bunun farkında ama hiçbir şey yapamıyoruz. Dünya değişiyor, doğu ve batıdaki rakiplerimiz geleceğin okullarının temellerini attılar bile, biz hala geçmişin okullarını iyileştirmeye çalışıyoruz.

Bu aldanış hiç bitmez, bitmeyecek… Biz bu anlayışla ne sporda, ne eğitimde, ne bilimde bir yerlere varırız…

Mahir KILIÇOĞLU
Egitimci

07 Şubat 2017 Salı 01:14

GEMİ SU ALIYOR

Yıllar önce, bir uluslararası kongre sırasında, kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum, bir akademisyen, bir öykü anlatmıştı. Öyküde bütün orman hayvanları toplanmış, artık sorunlarına kesin bir çözüm için aralarında konuşuyorlarmış. Sonra biri söz almış ve şöyle demiş:
– Bütün hayvanlar gemiye binmiş gidiyorlarmış. Sonra gemide bir çatlak oluşmuş ve gemi su almaya başlamış.
Sonra oturmuş. Herkes mesele anlaşıldı demiş ve dağılmışlar.

Bu hikâyeyi anlatan da o gün devamını önce anlatmadı, dinleyenleri merakta bıraktı. Konuşmasının sonrasında da hikâyenin sırrını açıkladı.

Hikâyenin sırrından önce, en çok gündem konusu olan ve merkezinde eğitim olan deizm konusuna değinmek istiyorum.
Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun gündeme getirdiği deist, başörtülü öğrenciler ve imam hatip öğrencileri konusu herkesi harekete geçirdi. Gençlerde Deizmin yaygınlaşması üzerine Konya Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yaptığı çalıştayla ders materyallerinin çocuklara uygun olmadığının sonucuna ulaşılmış.

Çalıştayda başka sonuçlara da ulaşmışlar ancak bunların çoğu, altına bakmadık taş bırakmadık mesabesinde. Sonuç bildirgesi incelendiğinde, çalıştayın ciddi kafa yorulmuş bir çalışma olduğu da görülüyor. Bu nedenle Konya İl Milli Eğitimi kutluyorum…
Yazılarım Kamuexpress’te yayınlandığından beri, ağırlıklı olarak eğitimle ilgili çeşitli sorunlardan bahsediyoruz. Öncelikle eğitim sistemi ve eğitim felsefesi üzerinde çeşitli görüşlerimizi aktardık. Sık sık eğitim sisteminin iyi kurgulanmış ve seküler olduğunu ve buna sonradan dini eğitimin yamalandığını belirttik.

Eğitim sisteminin kişilerde ‘kişilik bölünmesine’ sebep olduğunu belirtmiştik. Eğitim sisteminin içinden çıkan bireylerin üç farklı kişilikten biri ya da bir kaçı ile mezun olduğunu belirtmiş, bunların ‘seküler, dindar ve bu ikisi arasında kalanlar’ olduğunu yazmıştım. (Bakınız: “İnsan Birikimimiz ve Yeni Eğitim Sistemi”)

Deizm tartışmasıyla gündeme oturan gençlerin inanç sorunları aslında ciddi bir sorun. Onların, bu kadar imam hatip okulu, din dersleri, seçmeli Kur’an ve Siyer derslerine rağmen çok farklı mecralara savrulmaları gerçekten hemen üzerine eğilmesi gereken bir sorun.

Din ve Dindarlık Bir Hayat Modeli Değil
Bu ülkede, insanların inançları üzerine oynanan bütün oyunlar boşa çıkmış olsa da, hala toplumu etkisi altına alan esas faktör bu inanç hırsızlarının kurduğu eğitim ve toplum düzeni sistemidir.

Din ve dindarlık bir hayat modeli, bir insan modeli olarak gençlerimizin önüne konamıyor. Tv dizilerinden büyük kısmı hala seküler bir toplum düzeni pompalıyor.

Okullarda kitaplar, seküler bir hayatı, kültürden soyutlanmış, ideolojik olarak şekillenmiş bir hayatı anlatıyor. Kitaplarda ramazan sevinci yok, bayram neşesi, kına eğlencesi, kandil ibadeti yok. Hele her hafta insanların koşa koşa gittiği Cuma namazı ne kitaplarda, ne dizilerde, ne haberlerde, ne tv yayınlarında var (diyanet tv’yi saymazsak). Toplumun büyük kısmının devam ettiği Cuma namazı bile insanlara bir anlam verecek şekilde okul ders kitaplarına girmemiş.

Cuma namazı uzaydan mı geldi? Hayır, bu bizim bin yıllık inancımız ve yaşayan kültürümüzdür. Okullarda öğretilen derslerde Cuma namazı, seküler eğitim nedeniyle yer almaz.

Kız istemelerimiz, düğünlerimiz, törenlerimiz, cenazelerimiz girmiyor kitaplara. Batının Noel’i, bizim bayramlardan daha çok gündeme geliyor. Artık, cadılar bayramı, paskalya bayramı bizim kendi bayramlarımızdan daha fazla sevimli ve güzel biliniyor, görülüyor. İsterseniz bakın, araştırın.

Okullarda dini eğitim terbiye şeklinde veriliyor. Halbûki daha Kelime-i Şehadeti bilmeyen çocuklara pek çok sûre ve dua ezberlettiriliyor, dinin emir ve yasakları, ibadet kuralları öğretiliyor. Yani tebliğe muhatap çocukları terbiye etmeye çalışıyoruz.
Modern hayatın insanlara sunduğu yaşam biçimi sadece gençlere değil herkese cazip geliyor. Alışveriş merkezleri, kafeler, geziler, eğlenceler, arabalar ve kadınlar… Bu hayat çepeçevre bizi kuşatmışken, ucundan kıyısından verilen din eğitiminin, modern kültür tarafından desteklenmeyen, onaylanmayan afaki bir yaşamın, tüketimi kışkırtan bir propagandaya karşı, kanaati önceleyen bir din anlayışının desteksiz ve dayanaksız şekilde yeni nesilde tutunması kolay olmayacaktır.

Siz hiç odağında kocaman bir caminin ya da mescidin olduğu AVM gördünüz mü? Her gittiğim AVM’de mescitler sürekli dolu olduğu halde ya en üst katta, ya bodrum katta, ya otoparkta, ya da AVM’nin en dış kenarında. İşte modern hayatın dine bakışı da bu… Bu hayata karşı, ucundan kıyısından dini eğitimin bir başarı şansı ne kadardır sizce? Hele bu yanlış bir din anlayışıyla, pedagojik olmayan bir yaklaşımla ve yanlış metotlarla ise din eğitiminin hayata bir anlam katması ne kadar mümkündür?

Din Anlayışımız Sorunlu
Bir de dini anlayışımızda ciddi sorunlar var. Sahih din orada, kitapta ve sünnette dururken, insanlar falan hocanın, filan hacının dediklerini kutsal kitabın dediklerinden daha kıymetli görüyor. Kendilerine eleman devşirmekten başka bir şey yapmayan cemaat adı altında örgütlenmelerin günümüzde dini eğitime bir katkısı olmadığı ve olamayacağı açıkça görülmektedir.

Allah insanın aklına hitap ederken, bir takım din öğreticileri ve dindar kisveli kişiler dini, ön kabuller ve kesin naslar bütünü olarak gençlere sunuyor. Bu dini insanlara sabırla öğreten, anlatan Hazreti Peygambere rağmen, dindarlık bir çeşit zorbalık şeklinde algılanmış. Çocuğa döverek namaz kıldırmayı, kadını dövmeyi telkin eden bir din anlatıp durmadılar mı şimdiye kadar? Gerçeğin öyle olmadığını biz kendimiz öğrenmek zorunda kalmadık mı? Hala döverek namaz ve kadını dövme mevzularını savunan kelli ferli din adamlarımız var…

İki Kimlikli Eğitim
Bir de eğitimde iki kimlikliliğe son verilmeli. Çünkü bir yandan tamamen seküler eğitim, seküler kodlanmış dersler, müfredat, diğer yandan geleneksel din… Çocukların seküler-dindar çatışmasında taraf tutması veya orta yolu bulması (buna deizm diyebiliriz ya da bir oradan, bir buradan din anlayışı) çok normal. Bu sorunu belki insanlar yeni fark ediyor, yeni yazıyor ama bunu çok önceden fark etmiş ve yazmıştık. Hatta sorun yeni değil ama toplum yeni duyuyor, bazılarının yeni haberi oluyor.

Sadece tebliğ yerine terbiyeyi benimsememiz bile bizim büyük handikabımız. Okullarda tebliği değil, terbiyeyi önceliyoruz. Dinin okullarda, ders programlarında tebliğ öncelikli anlatımının, insanın aklına, vicdanına ve hayatına hitap eder şekilde aktarımının vakti geldi de geçiyor bile…

Gençlerin neyin ne olduğunu tam olarak öğrenmesi gerek. Artık o aptallaştırılmış gençlik yok karşımızda. Sorguluyor ve yargılıyor. Bu çok önemli bir şey. Bir arayış içinde olan gençleri eskinin eğitim anlayışıyla kesinlikle kazanamadığımız gibi eskinin din anlayışıyla da kazamayız. Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Güncelleme yapılmalı’ şeklinde ifade ettiği ve pek çok çevre tarafında kötüye çekilen dinin günümüze taşınması önerisinin önemi bu deizm meselesiyle artık daha iyi anlaşılır kanısındayım.

Okullarda tebliğ merkezli din eğitimi benimsenmeli. Okullarda dinin ibadetleri, onun fıkhı falan öğretildiği gibi, dinin düşünce boyutu yani felsefi boyutu da öğretilmeli. Bugün okullarda verilen bütün ideolojik eğitimleri, ülke gerçekleriyle bağdaşmayan seküler anlayışı eğitim sisteminden çıkarmalı, kendi milli eğitimimizi kurmalıyız.

Bir zamanlar Emine Şenlikoğlu’nun ‘Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar’ kitabı, Müslüman gençlik arasında oldukça popülerdi. Bu ve benzeri kitaplar kendi devrinde pek çok gencin misyonerlik, ateizm ve diğer sapkın düşünce ve ideolojilerin ağına düşmesine engel olmuştu.

Şimdinin gençlerine, onların zihin dünyasını doğru şekilde biçimlendirecek siyasal ve felsefi eğitimi de vermemiz gerek. Okullarda yakın tarihle birlikte felsefi ve siyasal sistemleri de doğru şekilde, gençlere anlatmamız gerekiyor.
Hikâyenin ne anlattığına gelirsek; gemi gönüldür dendi, deniz de dünya. Gönle dünya sevgisi girdi mi insan dünyada kaybolur gider anlamına geliyor dendi.

Ben bu yazıda gemi, eğitim sistemimiz; deniz de, deizm, ateizm ve diğer sapkın ve batıl inançlar deryasıdır… Şimdiki haliyle eğitim sistemi denizin üstünde yol alıyor, uzun zamandır su alıyor ve gemi yarı belinden fazla suya gömülmüş. Bu nedenle zor yol alıyor. Suyu boşaltmalı, çatlakları kapatmalı ve yelkenleri fora yaparak gemiyi adeta uçurmanın zamanı geldi…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

06 Nisan 2018 Cuma 05:00 www.kamuexpress.com

GELECEK KİMİN ELİNDE

George Washington Carver adında bir bilim adamı var; Amerikalı. 1864 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Tahmin ediliyor diyorum çünkü bebek George zenci ve köle anne babanın, köle oğlu olarak dünyaya gelmiş. Sahipleri Moses Carver adında bir beyaz adam ve kendi soyadı da ondan geliyor.

Doğduktan bir hafta sonra köle hırsızları tarafından anne ve kız kardeşiyle birlikte doğduğu Diamond, Missouri’den Arkansas’a kaçırılıyor. Sonra Kentucky’ye satılıyorlar. Sadece George hayatta kalıyor ve sahibi tarafından bulunup bir at karşılığında satın alınıyor.

1865 yılında Amerikan iç savaşından sonra kölelik yasaklanınca özgür oluyor ama 14 yaşına kadar Moses Carver’ın yanında kalıyor. Okula gitmeden, pamuk tarlalarında çalışarak geçen günlerinde çevresini gözlemleyerek çizdikleri, edindiği bilgiler ileride ona çok yararlanacağı tecrübeler sağlıyor.

Sadece siyahların devam ettiği ilkokulu bitirdi, sadece siyahların okuduğu liseyi gitti çünkü siyahlar beyazların devam ettiği okullara gidemiyordu. Üniversite eğitimi için başvurduğu üniversitelere siyah olduğundan kabul edilmedi. Çok iyi resim yaptığı için önce üç yıl sanat ve müzik alanında yükseköğrenim gördü. Sonra tarım alanında yükseköğrenimine başladı ve lisansüstü derecede mezuniyet alana kadar eğitimine devam etti. Mezun olduğu okula öğretim görevlisi olarak atandı.

Siyahların yoğun olduğu bölgeye Tarım İşleri başkanlığına getirildiğinde kendisini siyahların eğitimine ve ekonomik olarak kalkınmasına adadı. Yanlış ekimlerden dolayı zarar eden çiftçilere doğru tarımı öğreterek tarımsal kalkınmayı sağladı. Bunun yanında tarımsal ürünler üzerinde bilimsel çalışmalarına devam etti. Yüzlerce icada imza atan George Washington Carver, tarımsal ürünlerden sanayide kullanılabilecek yan ürünleriyle dikkat çekti. Yer fıstığı, ceviz, patates, bamya, soya tarım ürünlerinden yağ, peynir un gibi yiyeceklerin yanında, sentetik mermerden, elyaf ipliğe; plastikten, tutkala; hasırdan, organik gübrelere kadar pek çok icada imza atmıştır.

George Washington Carver, bütün bu icatlarını hiçbir menfaat gözetmeden herkesin istifadesine sunmuş, başta Güneyli çiftçiler olmak üzere herkese öğretmiştir. Tarım alanındaki bilimsel çalışmalarıyla kısa zamanda ünü bütün dünyaya yayıldı. Sadece Amerika’da değil, pek çok ülkeden tarım konusunda kendisinden yardım istenmiştir.

George Washington Carver, Afro-Amerikan kökenli öğrencilerin eğitimlerini destekleyerek onların ekonomik olarak beyazlarla dengelenmesine yardım etmiştir. Geliştirdiği gezici sınıf sayesinde o güne kadar sadece okullarda verilen eğitimi çiftçilerin ayaklarına götürerek yeni bir çığır açmıştır.

Sadece Amerikan zencilerinin kalkınmasına katkı sağlamamış, ABD’nin tarım politikalarının şekillenmesine ve gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Sadece kendi ülkesinde değil pek çok ülkenin tarımsal üretimine katkı sağlamıştır. İngiliz Kraliyet Topluğu üyeliğine seçilen Carver, pek çok ödüle de layık görülmüştür.

Kölelikten, saygın ve ünlü bilim adamlığına ve yöneticiliğe uzanan çileli yolda George Washington Carver’ın yaşamı ibretlerle doludur. Her şeyden öte azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağının göstergesidir. George Washington Carver aynı zamanda bir eğitim sevdalısı olarak en nihayetinden eğitim olmadan hiçbir başarının olamayacağını ortaya koymuştur.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a Avrupa seyahati sonrasında soruyorlar, nasıl buldun Avrupa’yı diye. Mehmet Akif şu tarihi cevabı veriyor:

“Onları işleri bizim dinimiz gibi, bizim işlerimiz onların dini gibi”

Bu söz çalışmayan, üretmeyen, tembel ve geri kalmış 20. Yüzyılın başındaki Osmanlı toplumuyla Batı toplumunu karşılaştırmak için söylenmişti. Aynı dönemde yani I. Dünya savaşı döneminde Avusturya’da çarpışan İbrahim Arıkan ‘Harp Hatıralarım’ adlı hatıralarında Avusturya’da devasa fabrikaları ve bu fabrikaların içindeki devasa makineleri gördüğündeki hayretini yazıyordu.

Her toplumda, onu ileri götürecek, kalkındıracak temel insan nüvesi vardır. Ancak bu nüveyi harekete geçirecek güç, toplumsal bilinç durumu ve sağlam liderlik gerektirir. Toplumsal bilinç durumu ancak eğitimle oluşur ve liderlik bu bilinç durumuyla güç kazanır. Kurtuluş savaşından sonra kurulan yeni Türkiye’nin eğitilmiş insan gücü gerçekten çok azdı (Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’lar düzeyinde). Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran irade en çok eğitime önem verdi, tıpkı George Washington Carver gibi.

George Washington Carver, bu yazıyla bir nebze tanıdığımız biri oldu. ‘Köylü milletin efendisidir’ diyen Mustafa Kemal Atatürk, ondan ne kadar etkilendi bilinmez ancak Türkiye’de tarım ve eğitim hamlesinin onun çalışmalarının bütün dünyada yankılanmasından sonraki yıllarda yapılması dikkate değerdir. Hatta George Washington Carver’ın icatlarından biri olan biyoyakıt’ın Atatürk döneminde de üretilmesi tesadüf olmasa gerekir.

Son olarak, bizim yakın tarihimizde de pek çok başarı örnekleri mevcuttur. Bizzat Atatürk’ün o hepimizin bildiği dayısının tarlasında karga kovaladığı Selanik’ten, Türkiye Cumhurbaşkanlığına olan yolcuğu bile yeterlidir. Geçmişte yapılmış büyük başarılar sayesinde 20 yıl öncesinde yaşayan insanların sahip olmadığı olanaklara sahibiz. Akıllı telefonlar 20 yıl önceden atılan adımların sonucu olarak bugün kullanımda. Ancak zamanımız yeni başarılara gereksinim duyulan bir zamandır. Yeni nesil, geçmişte başarılmış pek çok şeyin üstüne mutlak anlamda yeni şeyler, büyük şeyler koyma gibi beklentilerle karşı karşıya.

Dijital teknolojinin hayatımızın her alanına girdiği, nano robotların her alanda kullanılabilecek hale dönüştürüldüğü günümüzde insanların çözülecek daha pek çok sorunu devam etmektedir. En basitinden, artık fosil yakıtlar olmadan nasıl araçlarımızı çalıştırırız ve nasıl ısınırız sorunu önümüzde büyük problem olarak duruyor. Bunun yanında yenilenebilir enerjiler, yeni motor teknolojileri, batarya teknolojileri geliştirilmeyi bekleyen ve bu haliyle var olan mevcut teknolojinin gelecekte insanlığı çok yavaşlatacak olması da bir problem olarak varlığını koruyor.

Gençlerimizin, genç beyinlerimizin çözmesi gereken ve George Washington Carver zamanında problem olarak görülmeyen, 7 milyar insanı nasıl doyuracağız sorunu da günden günde kendini göstermeye başlamıştır. Dolayısıyla gelecek, insanlığın sorunlarına çözümler üreten beyinlere sahip olan toplumların elindedir. Bizlere düşen, eğitim seviyemizi artırarak, sorunlar üzerinde kafa yorup çalışarak, insanlığın ve dünyanın problemlerine çözümler üretmektir. İşte o zaman gelecek bizim elimizde olur.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

27 Mayıs 2017 Cumartesi 00:15 www.kamuexpress.com

İNSANLARIN EFENDİSİ KİM OLACAK

İnsanlığa bilgiyi yazı olarak kayda geçirmeyi Sümerler öğretti. Ortadoğu, Sümerler’den sonra pek çok medeniyete beşik oldu. Yazı, o zamana kadar kilden ve taştan tabletlere yazılırken, Mısırlılarla artık papirüs denilen kâğıt benzeri hafif ve taşıması kolay yapraklara yazılmaya başlandı. Kâğıdı Çinliler bulana kadar insanlar deriye, ipeğe vs. şeylere yazmaya devam etti. Yazının bu macerasının bilginin kayda geçmesi açısından çok önemli ancak saklanması açısından hiçbir değeri yok. Bu nedenle bilginin derelerden nehirlere, oradan denizlere akması misali macerasının devam etmesi için bu yaprakların birleştirilip kitap yapılması gerekiyordu.

Eski Mısırlıların papirüsten elde ettiği rulo kitaplar insanlık için bir dönüm noktası oldu denebilir. Bilgi artık daha sağlıklı şekilde ve uzun süre saklanabilir hale gelmişti. Ancak bundan daha önemli şeyi insanlığa Yunanlılar öğretti; Kütüphaneler… Bilgiyi yazmak, onu kâğıt tomarları halinde rulo haline getirmek yeterli değildi. Bilgiyi bir hazine gibi el üstte tutup saklamak gerekti. İşte kütüphanelerle bunlar yapıldı.

Yunanlıların kütüphaneleri meşhur oldu. İskenderiye Kütüphanesi, Efes Kütüphanesi benim aklıma gelenler. Bilgiyi saklamak yeterli değildi. Onun bir büyük isteği vardı: yayılmak!

Abbasi Halifesi Harun Reşit, Bizans’la yaptığı savaşlardan birinde savaş tazminatı olarak Bizans’tan altınlar ve diğer ziynet eşyaları yerine, o zaman kapalı bulunan, kullanılmayan ve Hıristiyanlarca şirk sayılan Efes Kütüphanesinin toz-toprak içinde kalmış kitaplarını istiyor. Altın ve ziynet eşyası vermediği için sevinen Bizans Kralı, Efes’te bulunan kitapları katırlara yükleyip Bağdat’a göndermiş.

Abbasiler sadece Bizans’tan değil, İran, Hint, Yunan ve diğer kültür ve medeniyetlerden kalma kitapları Beyt’ül-Hikme denilen ilim merkezinde topluyor. Toplamakla kalmıyor, bunları tercüme edip çoğaltıyor. Ucuza satılması için, diğer kütüphanelere ulaştırılması için her şeyi yapıyorlar.

Müslümanlar, bilgiyi değerli kılan, onu en anlamlı halini almasını sağlayan şeyi insanlığa öğretiyor; bilgiyi paylaşmak. Bilgiyi değerli kılan onun yazıya geçirilmesi ve bundan da önemlisi paylaşılmasıdır. Bilgi kendine değer veren kişilere değer katar, bilgi insana gerçek niteliğini kazandırır. Bilgiyi yayma, bilgiyi yeni nesle aktarma, bilgiye ulaşma yollarını gösterme rolüyle okullarda çocuk ve gençlere eğitim veren öğretmenler işte bu yüzden değerlidir ve önemlidir.

Bilgiyi bir servet gibi gören Abbasiler sayesinde İslam Dünyası Antik Yunan’da görmeye alıştığımız okulların yeni bir versiyonunu üretti; “Medreseler”. İslam Dünyasına Türkler sayesine giren medreseler, Müslümanlığın ana akımı olan Sünniliğin resmi eğitim kurumları oldu. O zamana kadar Şiiliğin tehdidi altında olan Sünni akımlar bilgiyi öğreten ve üreten medreseler sayesinde hem geniş, daha geniş coğrafyalara yayıldı hem de ona değer vermeyen onu önemsemeyen Bizans İmparatorluğuna galebe çalan İslami akım oldu. Bugün bilgi üretmeden, bilgiye sahip olmadan, onu paylaşmadan ne eğitimde, ne sanayide, ne üretimde, ne ticarette, ne savunmada ve ne de ekonomide bir yerlere varabiliriz.

Batı dünyası Çinlilerin bulduğu matbaayı geliştirerek insanlığa tanıttı. Bilgi kitap olarak, basılı diğer materyallerle altını çağını bu icattan sonra yaşadı. İnsanlık matbaa ile daha ucuza ve daha çok kitap bulabiliyordu ancak Batı’nın dahi çocukları bundan da dünyalık bir şey çıkarmayı başardılar; bilgiyi pazarlamak.

Bilgi artık para kazanma aracı olarak kullanılıyor, yazılı metinlerle bilgi çeşitli isimler altında pazarlanıyordu. Osmanlı toplumunda binlerce insana iş sağlayan yazıcılar (hattatlar) zamanında bilgi hiç böyle kullanılmamıştı. İnsanlar çok ekonomik fiyatlara kitapları çoğaltabiliyorlardı. Matbaa geliştikçe bu pazarlama işi çeşitli boyutlar kazandı ve büyük bir endüstri oldu.

Bilginin son devri adını bizzat kendisinden alan “Bilgi Çağı” olarak ifade edilen günümüzdür. Bilginin hemen her türlüsüne ulaşımın çok kolaylaştığı günümüzde bilgi artık yeni bir boyut kazandı. Artık paylaşmak pazara düştü, kimse için artık bilginin o kadar değerli yönü neredeyse yok gibi. Cehalet bu kadar büyük bilgi kirliliği içinde sanki yeniden yükselişe geçti gibi. Çünkü artık bilginin içine her türlü şeyi katarak onu saf gerçekliğinden koparıp, yeni, muğlak, hayal ürünü ve kurgusal bilgi çeşidi ile karıştırıldı, karıştırılıyor.
İnternet ve sosyal medya, kısa okumaları, göz atmaları alışkanlık haline getirdi. Artık gördüğümüz her şeye şöyle bir ‘beğen’ diyesimiz geliyor.

Bilginin geleceği konusunda söylenebilecek en önemli şey bilgiyi gizlemek için artık bilgi kirliliği yönteminin devrede olduğu ve bunun bir süre daha devam edeceğidir. Bilginin geleceği ile ilgili söylenebilecek en önemli ikinci şey onu üretene ve ona sahip olana büyük güç getireceğidir. Geçmişte olmadığı kadar bilgiye ulaşma yollarını bilen, bilgiyi üretebilen ve elinde tutabilen toplumlar bilgiyi gerçek anlamda güce dönüştürebilecektir diyebiliriz.

Bilginin doğası gereği değeri paylaşıldıkça artar. Meşhur bir örnek;

“Benim bir liram var, senin bir liran var, sen seninkini bana verirsen benim iki liram, senin sıfır liran olur. Ben benimkini sana verirsem, senin iki liran benim sıfırı liram olur.

Bende bir bilgi, sen de bir bilgi var. Ben benimkini sana versem, sen de seninkini bana versen, ikimizin de iki bilgisi olur”
İşte bu prensip gereği bilgi, yeniçağda da paylaşıldıkça değer ve önem kazanmaya devam edecek. Yeni devrin özelliği gereği onu üretme kapasitesine sahip toplumlar bilginin efendisi olacaktır. Çünkü bilgi tazelendikçe canlılığını korur.
Her gün binlercesini kaybettiğimiz beyin sinir hücrelerini hayatta tutan tek şey bilgidir. İnsan beynindeki sinir hücreleri sadece bilgi öğrendikçe hayatını devam ettirebiliyor.

Bilmek ve akletmek insana mahsus bir özellik. Ayet de söyler, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilenin farkı olmalı, olacakta. Bilginin uşakları olanlar, insanların efendisi olacaktır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

04 Ekim 2016 Salı 21:41 http://www.kamuexpress.com/

“BEYİM, SEN YÜZME BİLİR MİSİN?”

93 yılında yeni bağımsızlığını kazanmış Azerbaycan’dan gelen insanlarla tanıştık. Bir tanesiyle aynı evde kaldım, diğerlerini üniversitede görürdüm, beraber aynı bölümü okuduklarımız da vardı. Ortak özellikleri, okulda yüzme öğrenmişler, bir enstrüman çalıyorlardı, bir spor dalında gayet iyilerdi. Özgüvenleri son derece yüksek, yetenekli kişilerdi.

Aynı yıllarda üniversitede okuyan bizim kuşak içinde bir enstrüman çalan çok çok azdı. Kendi çabasıyla ve imkânlarıyla yüzme öğrenenden başka yüzme bilen de yoktu.

Bugün üniversitelere gidin, öğrencilerin kaçı yüzme biliyor, nasıl yüzme öğrenmişler, kaçı enstrüman çalıyor, nasıl öğrenmişler, kaçı bir spor dalında veya bir sanat dalında beceri sahibi ve eğitimle bunu geliştirmiş bakın. Bunların yanında özellikle tıp, mühendislik gibi alanlarda okuyanlara, üniversitede ve öncesinde kaç bilimsel araştırma ve çalışmalara katılmış, ne kadar süre bu çalışmalarda bulunmuş. Bu sorular sorulduğunda sonuç ne çıkar ben de merak ediyorum.

Bu sorulara cevap verildiğinde ortaya çıkan sonuç bizim eğitimimizin de röntgenini ortaya koyar. PISA sonuçlarını işte o zaman sağlıklı bir şekilde tartışabiliriz. Öğrencilerin okullarda aldıkları eğitim elbette onlara bir şeyler katıyor ancak bunların ne kadarı onların ileriki hayatlarında işe yarıyor?

Bir fıkra var, siz de duymuşsunuzdur;

İstanbul’da bir şair karşıya geçmek için kayığa binmiş. Tanışma falan derken kayıkçıya “Farsça bilir misin?” diye sormuş. Kayıkçı bilmediğini söyleyince de “Eyvah!” demiş şair “Gitti ömrünün yarısı .” Biraz açılmışlar dalgalar kayığı sert biçimde sallamaya başlamış. Kayıkçı :

“Beyim yüzme bilir misin?” diye sorunca şair ,
“Hayır.” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine kayıkçı,
“Eyvah beyim, gitti ömrünün tamamı” demiş.

Eğitimle öğrencilere beceri kazandırmamız gerek, onlara her zaman lazım olacak, ilgileri doğrultusundan beceriler kazandırmamız gerek.
Eğitim sistemimiz içerisinde ders dışı egzersiz çalışmaları için son derece uygun düzenlemeler var. Öğrencilere bu egzersiz çalışmaları ile spor, sanat, kültür alanlarında çeşitli çalışmalar yaptırılabilir. Ancak bu çalışmaları yapmaları için öğretmenlerden yeterlilikler isteniyor, bazı alanlar için lisans diploması haricinde belgeler isteniyor. Bunun yanında beden eğitimi, müzik ve Türkçe öğretmenleri diplomaları haricinde bir belge sunmadan sırasıyla spor, müzik ve tiyatro çalışmaları yapabilirler.

Okullarda egzersiz çalışması yapan öğretmenler var ancak bulunduğum yeri örnek verecek olursam, iki-üç okul haricinde egzersiz çalışmaları yapan okul yok denecek kadar azdır. Öğretmenler bir şekilde egzersiz çalışmalarını ya yapmıyorlar, ya da yapamıyorlar. Ancak her okulda takviye kurslarına mutlaka giden öğrenciler var. Daha fazla matematik, daha fazla fen, daha fazla Türkçe ve İngilizce için hem veliler, hem de öğrenciler çaba sarf ediyorlar.

Bakanlar kurulu, 687 sayılı KHK ile Etüt Merkezlerini kaldırdı. Onların yerine Sosyal Etkinlikler Merkezi uygulamasını getirdi. Bir anlamda ilköğretim seviyesindeki öğrencilere kurs almayı kaldırdı. Bu benim de desteklediğim, gayet yerinde bulduğum bir uygulama. Çünkü okulda 6-7 saat ders gördükten sonra etüt merkezlerinde ve 1-2 saat ders görmek çocukların kaldırabileceği şeyler değil.

Zaten ilkokul düzeyindeki çocuklara sabahları verilen 4 saat dersten sonraki derslerin öğretimsel olarak etkililiği oldukça zayıf. Bunu kendi yaşantılarımdan edindiğim tecrübeyle söylüyorum ve meslektaşlarım da bana katılacaktır. Dolayısıyla etkililiği zayıf olan dersleri işledikten sonra girilecek etüt çalışmalarının uzun vadede çocuklara bir şeyler katacağını söylemek eğitim ilkeleri açısından çok tartışmalıdır.

Bu anlamda, sürekli okuma, yazma, problem çözme merkezli eğitim çocuklara zarar veriyor diyebiliriz. En azından her biri yetişkin olduğunda yeterlilikleri yetenekleri sınırlı insanlar oluyorlar.

Eğitim, sonunda iyi bir üniversite kazandıran süreç değildir. Eğitim insanı gerçek anlamda bilgi ve becerilerle, tutum ve davranışlarla donatan süreçtir. Biz bilgiyi vermeye ve tutum kazandırmaya odaklanmışız. Beceri ve davranış öğretimini sınırlı ve yetersiz görüyorum. Yoksa üniversiteli gençlerimiz neden bir bağlama çalmayı bilmesin, yüzme bilmesin…

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

11 Şubat 2017 Cumartesi 01:16 http://www.kamuexpress.com/