DÜNYANIN EN PAHALI EĞİTİMİ

Bir meslektaşım mesleki eğitim için ‘Dünyanın En Pahalı Eğitimi’ demişti. Dünyanın en pahalı eğitimi mesleki eğitim olduğuna göre buna verilen önemin de bu doğrultuda olması gerekiyor. Avrupa’yı da gezmiş görmüş meslek okulu çalışanı eğitimciler, ülkemizde meslek okullarının donanım anlamında Avrupa’nın çok ilerisinde olduğunu belirtiyorlar.

Ülkemizde genel bütçeden eğitime ayrılan payın, özellikle son on yılda artığını söylemek abartı olmaz hatta yetersiz kalır. Çünkü ‘arttı’ ifadesi doğru bir ifade olmaz, patladı demek daha doğru olur. Sadece son bir yılda 60 bin yeni derslik yapıldı. Bunun yanında mesleki eğitime yapılan katkı, bu okullarda eğitim gören öğrencilerin sayısını artırmıştır. Sadece 2013 verilerine göre ülkemizde ortaöğretim kurumlarında eğitim gören öğrencilerin yarıdan bir fazlası yani %51’i meslek liselerine devam ediyor.

Mesleki eğitimle ilgili olumlu gelişmelere bakarak Türkiye için olumlu şeyler söyleyebiliriz ancak özellikle meslek liseleri camiası son derece ciddi sorunlarla boğuşuyor. Onlarla yapılan görüşmelerde en çok şikâyet edilen konu öğrencilerin nitelikleri… Bir öğretmen, “Sanayide kimsenin iş vermeyeceği öğrencileri bize vermişler, eğitmeye çalışıyoruz; bir ustanın ve işverenin nasıl çalıştıracağı personeli seçme hakkı varsa bizimde eğiteceğimiz personeli seçme fırsatımız olmalı.” diye şikâyette bulunmuştu yakın zamanda.

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda eğitimin genel ilkelerinde biri “İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;” şeklindedir.

Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetlerini (biz yetenek diyeceğiz) geliştirme ancak onların bu becerilerini bilmeyle ilgilidir. Mesleki eğitimde gerek seçme sınavlarında, gerekse yönlendirmede öğrencileri ilgi, istidat ve yeteneklerini ölçen, gözeten bir sistemin varlığından söz etmemiz mümkün değildir. Tamamen Türkçe, matematik ve fen notlarına göre öğrenciler ya Anadolu ve fen liselerine gidiyor, ya da meslek liselerine gidiyor. Bu nedenle, hiçbir mesleki yönelimine bakmadan, ilgi ve yetenek belirlenmeden öğrenciler cevapladıkları sorulara göre kategorize edilerek okullara yerleştiriliyor.

Mesleki eğitim veren liselerde bazı bölümlerin öğrencisizlikten kapanma noktasına geldiğini görüyoruz. Kadim mesleklerden biri olan marangozluk ve mobilyacılık bölümü, endüstrileşmeyle pek çok yeni ve gelişmiş ürünler ortaya koymasına rağmen, öğrenci bulamayabiliyor. Bu, yakın gelecekte, fabrikaların, büyük mobilya üretim tesislerinin, mobilya imalatçısı işletmelerin marangozluk ve mobilyacılıktan anlayan eleman bulamayacakları anlamına geliyor. Bazı okullardaki gözlemlerimiz bu durumun şimdiden başladığını gösteriyor.

Bunun yanında yıldızı parlayan, çok rağbet gören bölümler de var. Ancak temel sorun, analitik düşünme yeteneği gerektiren, üst düzey yaratıcılık, dikkat ve beceri isteyen pek çok alanda bu nitelikleri karşılayacak öğrenci bulunamıyor olması. Bir defa mesleki yönelimi ihtiyaç duyulan alanlara göre kanalize edecek bir sistem yok ortada. Bir tane bile Rehber öğretmeni olmayan yüzlerce meslek lisesi var, ortaokullarda öğrenci tanıma faaliyetleri yeterli değil. Bu nedenle, asansörlerimizi kuran, arabalarımızı tamir eden, evimizin elektrik tesisatını döşeyen düşük performanslı, az yetenekli, sorun karşısında şaşırıp kalan teknik elemanlarla karşılaşıyoruz. Bütün bunları yapacak üst düzey yeterlilikteki milyonlarca öğrenciyi topu topu 2-3 milyonluk iş gücünde oluşan boşluklara girme (devletten kadro alma) yarışına sokarak heba ediyoruz.

Ülkemizde mesleki eğitim genel eğitimin olmazsa olmazıdır. Türkiye Mesleki ve Teknik Eğitim Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2014-2018 göre “Meslek liselerine öğrenci kabulleri okul türüne, seçilecek alan ve dallara göre farklılıklar gösterebilmektedir.” Sağlık meslek liseleri hariç bütün okullarda 9 sınıf ortak olduğu için öğrenciler bu sınıftan sonra mesleki tercihlerde bulunarak mesleki eğitime yönlendirilmektedir. Öğrenciler meslek ve teknik olarak iki kategoriye ayrılarak mesleki eğitime devam etmektedirler. Türkiye’nin 2013 rakamlarıyla OECD ülkelerine göre Mesleki ve Teknik eğitimde okullaşma oranı % 43,6 düzeyindedir. OECD ortalaması ise %44’tür.

Milli Eğitim Bakanı’nın 17 Aralık 2014 tarihinde yaptığı açıklamaya göre Öğrenci sayısı itibariyle, orta öğretimde okuyan öğrencilerimizin yüzde 46.5’i meslek liselerinde, yüzde 40’ı genel liselerde, yüzde 13.7’si imam hatip liselerinde okuyor. Burada da görüldüğü gibi öğrencilerin mesleki ve teknik okullara yönelimi artmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığının çalışmaları da bunu destekler niteliktedir.

Görüldüğü gibi mesleki eğitimde temel sorun yönlendirme eksikliğidir diyebiliriz. Ülkemizde ciddi anlamda mesleki yönlendirme eksikliği olduğu görülmektedir. Özellikle velilerin önyargıya dayalı anlayışları ve mesleki yönlendirmenin yetersiz oluşundan dolayı eğitim sistemi içerisinde ciddi yanlış yığılmaların oluşmasına neden oluyor. Türkiye ihtiyaç duyduğu işgücünü doğal süreçler içerisinde yetiştirmekte zorluk çekmektedir. Eldeki veriler bunu destekler niteliktedir. Söz gelimi genel liselerle karşılaştırıldığında meslek liselilerin istihdamı genel liselilerin istihdamının altındadır.

Sonuç olarak ciddi bir şekilde mesleki eğitimin yeniden ele alınması gerekiyor. Meslek liselerinin özel bir seçim yöntemiyle öğrenci almasının zamanı geldi de geçiyor. Artık öğrencilerin yeteneklerine, ilgilerine ve istidatlarına göre okullarda eğitim almalarının zamanı geldi. Çok iyi matematik yapanın mühendis, fen yapanın doktor olacağı yanılgısından bir an önce kurtulup gerçek anlamda öğrencilerin bireysel özelliklerini belirleyerek onları doğru eğitimden geçirmemiz gerekiyor. İşte o zaman ihtiyaç duyduğumuz nitelikli iş gücünü oluşturabiliriz.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

28 Eylül 2016 Çarşamba 09:49 http://www.kamuexpress.com/

YÖNETİLEMEYEN EĞİTİM

Türkiye’de siyasi irade, terör konusunda gösterdiği hassasiyeti ve başarıyı, eğitimde de göstermedikçe biz sorunlarımızı daha çok tartışırız. Eğitim, kendisine yapılan yatırımların sonuçlarını öyle hemen alabileceğimiz bir alan değildir. Bu nedenle, yapılan hamlelerin, alınan kararların, uygulamaya geçilen fikirlerin çok çok çok iyi planlanması gerekiyor. Çünkü bu yolun geri dönüşü yok, bedeli ağır ve faturası yüksektir.

Eğitimi tartışmamız, konuşmamız iyi bir şey. Kötü olan eğitimi yönetememizdir. Kiminle konuşsak, kime dokunsak, Bakanlığa söyledik ama uygulamadılar diyorlar. Bekliyoruz ama hala harekete geçmediler diyorlar. Biz şöyle demiştik ama onlar böyle yaptılar diyorlar.

Bir taraftan kapanmayan öğretmen açığı, diğer taraftan ücretli öğretmenlik garabeti… Öğretmen bekleyen okulların yanında, fazla öğretmeni olan okulları var.

Okul yönetimleri, öğretmenler gücü elinden alınmış, her taraftan saldırıya açık hale getirilmiş bir halde çalışır gibi. Çalışmayanla, çalışanı ayırt edecek bir sistemimiz yok. Ödüller şeffaf ve adil şekilde dağıtılmıyor. Bazı yerlerde bol keseden dağıtılan ödüller, bazı yerlerde hiç bir kimseye koklatılmıyor. Okul müdürünün, milli eğitim müdürünün takdiri olan ödüllerin kıymeti harbiyesi yok. Öğretmenin aldığı ekstra görevde gösterdiği başarıları gören, duyan yok.

Tayinler, ek dersler, ders programları, kitaplar, okulların giderleri, yeni okul ve derslik ihtiyaçları, öğretmen ve personel sorunları, tatiller, hizmet içi eğitimler, nitelikli personelin az oluşu, olanların değerlendirilmemesi, eğitim yöneticilerinin sorumluluklarının çok oluşu, yetkilerinin çok çok sınırlı olması… Bunların hepsi merkezden alınan kararlar, basılan düğmeler vs. ile belirlenen şeyler.

Bir ilçede 350 öğretmen açığı varsa, hangi branştan kaç tane açık olduğu belliyse ve o ilçede bütün branşları dolduracak kadar yeterli sayıda mezun öğretmen adayı varken hala Ankara’dan çıkacak kararlar bekleniyorsa, Türkiye’nin öğretmen sorunu hiçbir zaman bitmez.

Okullarda verilen eğitimin kalitesini ölçen, kaliteyi ortaya koyan, öğretmeni objektif olarak değerlendiren bir sistemimiz yok. Her iş yerinde, her çalışanın performansı yaptığı iş ile ölçülür. Öğretmenin yaptığı iş açık, belli, net olduğu halde onu bu işle ilgili değerlendirecek objektif ölçü aletlerimiz yok. Ölçtüğümüz sadece akademik yönler ve o da sadece merkezi sınavlarla. Merkezi sınavlar da öğretmenin eğitimini etkiliyor ve şekillendiriyor. Öğretmenin verdiği diğer yönleri ölçemiyoruz, değerlendiremiyoruz. Öğrencinin kişiliği, yeteneği, değerleri, alışkanlıkları, duygu durumu üzerinde öğretmenin etkilerini ölçen sistemimiz yok, gerekte duymuyoruz.

15 Temmuz’a kadar kendisinden şüphe edilen, yetersiz, kimliksiz, kaybolmuş görülen gençliğin ne durumda olduğuna dair kimsenin fikri yoktu ve sürekli gençlik nereye gidiyor deniyordu. 15 Temmuz’da gençliğin hiç de düşünüldüğü gibi olmadığı görüldü.

Eğitimle ilgili çok değerli fikirler ortaya atılıyor. Bunlar bir yerlerde değerlendiriliyordur. Türkiye’nin çok değerli eğitimcileri var. Onlar sorunların farkında ve çözümler de öneriyorlar. Bunlardan biri de Yusuf Alpaydın. Eğitimci bir akademisyen olan Yusuf Alpaydın, bir gazetede yayınlanan açıklamalarını okuyalım; Yusuf Alpaydın ne diyor görelim:

“Çocukların öğlene kadar akademik derslerle, öğleden sonra ise daha aktif olacakları proje dersleri, sanat etkinlikleri vs. gibi derslerle ilgilenmesi gerekir.

Eğitim reformu için müfredatın değişmesi yeterli olmayacaktır. Eğitim reformunun olmazsa olmazları şunlardır:

1. Eğitimde yerelleşme:
Şu an milli eğitimin 1 milyon personeli var. Bütün bu personel işleri Ankara’dan yürütülüyor. Bir de okulların işleri var. Bakanlık yazışmalarla kilitleniyor. Eğitimle ilgilenmeye fırsat bulamıyor.

2. Öğretmenlerin performansının artırılması:
657 sayılı kanun, devlet memurunu aşırı derecede koruyan ve öğretmenin performansının önündeki en büyük engeldir. KPSS’den iyi puan alan atanabiliyor, atanamayanlar ise özel okullarda öğretmenlik yapıyor. Fakat iki öğretmen grubuna baktığımız zaman, özel okullarda çalışan öğretmen hem mesleki açıdan kendini daha iyi geliştiriyor hem de üst düzey performans sergiliyor. Devlet okulundaki öğretmen niteliksiz değil. En büyük sorun öğretmenlerin performansını yönetememekte.”

Bize düşen, eğitim konusunda işin erbabına yönetimde daha fazla rol vermek. Ortaya koyacağımız bir sistemle ve mevzuatla, eğitimi bütün sorunları ve yönleriyle yönetilebilir hale getirmek gerek.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

19 Haziran 2017 Pazartesi 02:11 http://www.kamuexpress.com/

DUVARA TUĞLA OLMAK

Efsanevi Rock grubu Pink Floyd’u duymuşsunuzdur. Bu grubun 1979 tarihli The Wall üçlemeli albümünde bir şarkısı var, adı: “Another Brick in The Wall”. Bu şarkıyı youtube’tan aradığınızda sadece ilk sayfada çıkan değişik paylaşımlarının toplam izlenme sayısı 264 milyon civarındadır. Ülkemizde izlenme oranı çok düşük olan videonun Türkçe altyazılı versiyonlarının izlenme oranı bir milyon kadardır.

Eğitim sistemine yönelik çok ciddi bir eleştiri var videoda. Şarkı belli eğitim sistemlerinde ve özelde yönetici ve öğretmenlerin, öğrencilerin yeteneklerini, kapasitelerini, yaratıcıklarını ve kişiliklerini hiç dikkate almayarak onları isimsiz, sessiz sıradan insanlar yapmalarına karşı yazılmış bir şarkıdır. The Wall filminin bir sahnesinde olduğu gibi şiir yazan öğrenciyi sınıfta aşağılayan öğretmen benzetmesi buna örnektir.*

Bu şarkının sözlerinden bölümler aşağıda;

We don’t need no education.
Eğitime ihtiyacımız yok.

We don’t need no thought control.
Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok.

No dark sarcasm in the classroom.
Sınıfta küçük düşürülmeyi istemiyoruz.

Teacher, leave those kids alone.
Hoca, rahat bırak çocukları.

Hey, Teacher, leave those kids alone!
Hey, Hoca, rahat bırak çocukları!

Çocuklarımızın dört duvar arasında, çoğunlukla sınavlara yönelik aldığı eğitim insan kalitemizi ciddi şekilde etkiliyor. Son yıllarda pek çok okul öğrencilerini değişik fırsatlar tanıyarak yetenekleri doğrultusunda eğitmeye çalıştığını da görüyorum. Aslında genel anlamda öğretmenlerin büyük kısmı Pink Floyd’un şarkısındaki çirkin ve itici öğretmen karakterine hiç uymuyor ama öğrencilerin yaratıcılığını, üreticiliğini öldüren, şevkini kıran öğretmenler de yok değil.

Şair mi olacaksın, şiir karın doyurmuyor laflarını duymuşsunuzdur pek çok kişiden, özellikle ebeveynlerden… Azerbaycan’da milli ruhu hep şairlerin ayakta tuttuğu söylenir. Bizde İstiklal Marşı ‘Korkma’ diye başlar ve mesela bu 15 Temmuz darbecilerinin unuttuğu şeydir.

Tek düze ve insanları kalıba sokan eğitim sisteminden bıktık. Başbakanımız ve Milli Eğitim Bakanımız açıkladı, beşinci sınıfların İngilizce ağırlıklı eğitim uygulaması zorunlu hale getirilecekmiş. Düşünebiliyor musunuz çocuklarımıza Türkçe 6 saat verilirken İngilizce beşinci sınıfta 16, altıncı sınıfta 8 olacakmış (Belki daha fazla, ne olacağı ve nasıl olacağı konusunda açık bir bilgi yok, sadece pilot uygulamalar var). Kendi ana dilinden daha fazla yabancı dil dersi verilecek bir memleket düşünün desem herhâlde aklınıza Türkiye’den başka ülke gelmez.

Yabancı dil öğretimine karşı değilim. Kendi çocuğum şu an altıncı sınıfta ve anasınıfından beri İngilizce görüyor. Artık İngilizce kitaplar okumaya başladı. İngilizce söylenen şarkıları anlamaya başladı. Kendim akademik çeviriler yaptım ve yapıyorum. Aynı Pink Floyd’ta olduğu gibi çocuklarımızı tek düze kalıba sokar gibi illa İngilizce öğreteceğiz diye ısrar etmemizin bir anlamı yok, bir yararı da olmayacak.

Yabancı dilin öneminden söz etmeye gerek yok. Ancak herkese yabancı dil öğretme davasından da vazgeçmeliyiz. Tıpkı herkese Matematik öğretme sevdamızdan vazgeçmemiz gerektiği gibi. Herkesi devlete memur yapma sevdasından da vazgeçmeliyiz. Bir turist geldiğinde onu anlama ve ona derdimizi anlatma sevdasından da vazgeçmeliyiz. Biriyle anlaşmak için aynı dili konuşmaya gerek yok, iletişimin pek çok kanalı var, dil bunlardan sadece biridir. Dili isteyen herkes öğrenebilmeli, isteyen herkese matematikte ilerleme fırsatı tanınmalı.

Dili asgari düzeyde herkese öğretmeye çalışmalıyız ancak, eğitimlerinin en önemli döneminde bütün çocuklarımıza diğer bütün derslerden ve disiplin alanlarından daha fazla yabancı dili öğretme planı eğitimle ilgili bir karar olamaz.
*https://pinkfloydturk.net/2012/11/18/the-wall-nedir-neyi-anlatir/

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

12 Ekim 2016 Çarşamba 00:34 http://www.kamuexpress.com/

U DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

Yanlış bir yola girdiniz, bu yolun dönüşü kaç kilometre ötede ise oraya kadar gitmek zorundasınız. Yani U dönüşü yapılabilecek müsait bir yere varıncaya kadar gitmek zorundasınızdır. Zararınız sadece zamanınız ve yaktığınız yakıt olur. Bozuk bir yola girmemişseniz kolay kolay başka bir arıza da çıkmaz.

Eğitimde yanlış uygulamalar, başka sonuçla karşılaştırılamayacak bir takım kötü sonuçlar çıkarır. İngilizlerin, logaritmik cetveli yıllarca sömürgelerinde ezberletmesinin bir amacı vardı. İngilizler için doğru, sömürgedeki halklar için felaket denilecek bu ezber sisteminin sonuçlarını, sayıları milyarları bulan toplumlar çekti. Eğitimde yapılan yanlışlar ülkelerin bağımsızlıklarıyla ve gelişmişlikleriyle ilgili sonuçları etkiler.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu, kendi okuduğu okulu olan TED Lisesiyle ilgili anılarını anlatırken, lisenin son senesine gireceği yılın evvelinde okulunda dedikodular çıkmış. Parasızlıktan dolayı okulun kapanabileceğinden söz ediliyormuş. Türkiye’nin en iyi eğitiminin verildiği ve Atatürk’ün açtığı okul ciddi maddi problemler yaşıyormuş o yıllarda.

“Biz korkuyla tatile gidip geldik. Okulumuzun kapanmış olmasını beklerken, okulun yenilendiğini, her şeyin baştan aşağı elden geçtiğini gördük. Okula yeni ve Amerikalı öğretmenler gelmişti. Artık okulun eğitim dili İngilizce olmuştu.” demişti merhum Sinanoğlu.
Bu hikâyeyi ondan bizzat dinledim. Daha sonra TED kolejindeki sistemin çok beğenildiğini ve Türkiye’nin her yerine açılan Anadolu liselerinde de uygulandığını söyledi. Bir sene hazırlık, arkasından Matematik, Fen bilimleri ve bazı dersleri İngilizce olarak işliyorlar ve çocuklar hem İngilizcelerini geliştiriyor, hem de ana grup bilim derslerini bilim dili olan İngilizce (!) olarak öğreniyorlarmış.

Bizim geri kalmışlıkla ilgili makûs talihimizi yenmek için toplum olarak kabullendiğimiz sistem, bize başkaları tarafından dayatılmış, birilerinin sömürgelerine zorunlu olarak uygulattığı batı dillerinden biriyle eğitim uygulamasını, biz gönüllü olarak kendimize uygulamaya başlamıştık. Çocuklarımızı, Anadolu liselerine yerleştirmek için adeta at gibi yarıştırıyorduk.
Biz bu saçmalıktan Sayın Hüseyin Çelik’in bakanlığı sırasında kurtulduk. Artık okullarda yabancı dilde bilim veya kültür dersleri okutulmayacak dendi ve öyle kaldı.

Şimdi de ortaokul beşinci sınıfların bir çeşit hazırlık sınıfları olması yönünde çalışmalar var. Başbakanımızın açıkladığı ortaokul beşinci sınıflarda İngilizce ağırlıklı eğitimin zorunlu hale getirileceği konusunu, bu hafta pek çok kişi ile konuştum, tartıştım. Ünlü bir gazetecinin “Çok iyi bir uygulama olur” dediğini duydum kendisini dinlerken. Herkes bu konuda bir şeyler söylüyor, söyleyecek, söylemeli de. Bizler eğitim konusunda hiçbir uygulamayı yeterince tartışmadan, tüm boyutlarını ortaya koymadan pat diye uygulamaya sokuyoruz.
Beşinci sınıflarda İngilizce ağırlıklı eğitim şu an pilot okullarda uygulanıyor. Okulların birinde haftada 16 saat İngilizce yanına 24 saat diğer derslerden konulmuş. Bunlar;

6 saat Türkçe
5 saat matematik,
4 saat fen bilimleri
3 saat sosyal bilgiler
2 saat din kültürü ve ahlak bilgisi
2 saat beden eğitimi ve spor
2 saat seçmeli ders

Talim-Terbiye Kurulunun kendi sitesinde yayınladığı İlköğretim kurumları haftalık ders çizelgesi orta kısmıyla ilgili 28.05.2013 tarihli düzenlemesinde, bu konuda beşinci sınıflarda haftada 18 saate kadar yabancı dilde eğitim verilebileceğine yer verilmiş. Yabancı dilde eğitim Talim Terbiye’nin bu açıklamasında isteğe bağlı olarak yapılabilir şeklindedir.

Dışardan bakınca ne kadar şahane bir program gibi görünüyor değil mi? Çocuklarımız çatır çatır İngilizce konuşacak bu sayede. Belki de gelecekte makûs geri kalmışlıktan kurtulacağız İngilizce konuşarak. Bizim hiç ressama, müzisyene, sporcuya, sinemacıya, şaire, edebiyatçıya, bilim adamına, mucide ihtiyacımız yokmuş gibi davranmaya devam edelim bir süre daha.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
09 Ekim 2016 Pazar 21:37 http://www.kamuexpress.com/

KENDİ GEÇMİŞİYLE BARIŞIK EĞİTİM

Bize atalarımıza küfretmeyi, onları hor görmeyi öğrettiler okullarda. Yoksa insanlar durup dururken Osmanlı düşmanı olamazlar. Lisede inkılap Tarihi dersinde anlatılan şeylerin yanlışlığını o kadar belge ve bilgiyle ortaya koydum ki sonunda öğretmenimiz ‘tamam’; ‘Biz kendimize verilen programı, müfredatı işlemek zorundayız, farklı bir şey yapamam. ‘ demişti.
O gün İnkılap Tarihi dersi öğretmeni gerçekten bana büyük sabır gösterdi. Konuşmama, belge sunmama izin verdi. Açıklamasıyla da ne durumda olduğunu itiraf etti aslında. 90’lı yılların başında hala darbecilerin ağırlıkları hissediliyor, Laiklik ve Atatürkçülük maskesiyle fikir özgürlüğüne, tarihin okullarda doğru şekilde öğretilmesine engel olunuyordu. Bugün bile hala aynı kaynaklar ve aynı müfredat okutuluyor.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da bir açılışta yaptığı konuşmada bu konuya temas etti. Cumhurbaşkanımız, mevcut eğitim sisteminin gençlere kendi tarihlerini, kültürlerini unutturmak ve düşman etmek üzere kurulu olduğunu belirtti. Açılışta yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanımız şöyle konuştu;
”Ülkemizde uzun süre tarihimizi unutturma kendi değerlerimize düşmanlık üzerine kurulu bir eğitim sisteminin dayatılmaya çalışılması mahcubiyetten kaynaklanıyor.
Önümüzdeki dönemde, İnşallah, ana sınıfından başlayarak tarihimizle, kültürümüzle barışık bir zemine oturtacağız.”
Cumhurbaşkanımızın söylediği şeyi yaşayan bir insanım. Yukarıdaki örneği de bu nedenle verdim. Sadece kendi tarihimize yönelik nesilleri düşman yapma çalışmaları yapılmadı, yapılmıyor. Kendi değerlerimize, kendi kültürel köklerimize de bizleri yabancılaştırmak için her şey yapıldı, yapılıyor. Bizlerin Batı’nın meşhur düşünürlerini, bilim adamlarını okurken, onlara büyük ilhamlar veren, çoğu fikirlerini kendilerinden aldıkları İslam fikir ve bilim adamlarını tanımamız, okumamız, araştırmamız adeta yasaklanmış.
İbni Hazm’ın ‘Güvercin Gerdanlığı’ adında bir kitabı var. İnsan karakter tahlilleriyle dolu bir kitap. Sevgi psikolojisi üzerine yapılmış çok değerli bir davranış bilimleri kitabı. Endülüs İspanyasındaki Müslümanlardan İbni Hazm’ın kaleme aldığı kitapta günümüzde bile geçerliliğini koruyan tespitler ve analizler var. Yazarı Arap ve Müslüman olduğu için çoğumuzun adından dahi haberi olmayan bir kitap.
İnsan bir defa geçmişine düşman oldu mu her şeyi yapar. Tren katarları ile Osmanlı arşivlerini yok pahasına Bulgarlara vermişiz. Bunun haricinde ağırlığı tonlarla ifade edilen arşiv belgeleri, Osmanlı’dan kalma olduğu için yakılmış, yok edilmiş. Bizim tarih düşmanlığımız bununla da kalmamış, eğitim programlarıyla ecdada sürekli küfür etmemiz için müfredat oluşturulmuş.
Cumhurbaşkanımızın açıklaması çok önemli. Anaokullarından başlayarak müfredatı düzenlememiz, geçmişiyle barışık, kültürüyle ve değerleriyle barışık bir nesil yetiştirilmesi gerekiyor. Bazılarının irtica diye gözümüzü korkuttuğu şeyin esas medeniyet, esas özgürlük ve esas gelişme olduğunu görmesi içinde bunu yapmamız gerekiyor.
Bunun yanında AK Parti hükümetlerinin 2002’den beri en başarısız olduğu konunun hatta tek başarısız olduğu konunun eğitim olduğunu söylemenin de gerekliliğini düşünüyorum. Eğitimde AK Parti hükümetlerinin devrim niteliğinde yaptığı değişikliklere rağmen istendik başarının yakalanmamasının büyük sıkıntı olduğunu, bunun hükümet çevrelerinde de hissedildiğini düşünüyorum.
Çünkü derslik sayılarının çok büyük oranda yeterli düzeye getirilmesi, öğretmen eksiğinin ciddi oranda giderilmesi, okullara teknolojinin bütün argümanlarıyla getirilmesi, destekleme kurslarının ciddi şekilde teşvik edilmesi gibi önemli uygulamalara rağmen eğitimde istenen başarı yakalanmadı. Şimdi PİSA sonuçlarına göre eğitim durumu tartışılıyor, ortadaki başarısızlığın nedenleri üzerinde konuşmalar yapılıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı, Sayın Başbakanımızın açıklamalarıyla ortaya çıkan bir çalışma yapıyor. 5. Sınıflar hazırlık sınıflarına dönüştürülecek ve yabancı dil öğretimi yapılacak. Bu, Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı açıklamayla çelişen bir durum. Dil öğretmenin pek çok yolu vardır ancak bunun yolu bir dili, kendi ana dilinden daha ağırlıklı olarak bir yabancı dilin öğretilmesi, kültür emperyalizmini kendi elimizle kendimize uygulamaktan başka bir şey olmaz.
Herkese aynı derecede yabancı dili öğretmek gerekçesi eğitim bilimle açıklanamayacak bir durumdur. Çünkü her şey gibi, dilin öğretimiyle ilgili belli başlı yollar ve yöntemler vardır. Sürekli ambargo yediğimiz, sürekli gelir eşitsizliği yaşadığımız, sürekli vize sorunu yaşadığımız ülkelerin dilini öğrenmek için gösterdiğimiz çabanın bir kompleksten kaynaklandığını söylemenin abartı olmayacağını düşünüyorum.
YDS’den 50 bile alamayan kişilerin dil öğretmeni olması bile ayrı bir sorunken, çocukların bu öğretmenlerden dil öğrenecek olması tamamen garabettir. Ya YDS’de bir sorun var ki bence bu haklı bir söylem; ya da dil öğretecek öğretmenlerimizde… Durum bu kadar karışıkken, 5. Sınıfların hazırlık sınıfı olması, dil eğitiminin programda daha ağırlık kazanacağını gösteriyor. Böylece başta İngilizce olmak üzere dil öğretmeni açığı sorunu ortaya çıkacak. Elinde dil eğitimi aldığını belgelendiren, YDS’de 50 bile alamayacak kişiler dil öğretmeni olacaklar…
Bütün bunların müfredatın daha milli olması, kendi kökümüz ve tarihimizle barışık programlarla bir araya getirildiğinde, eğitim konusunda müthiş bir kafa karışıklığının olduğunu görüyoruz. Çünkü bir yandan kendi kökleriyle barışık bir eğitim isteniyor, diğer yandan modern eğitim isteniyor. İkisi birleştirilebilecek unsurlar ancak bunu yanlış şekilde yapıyoruz. Anaokullarında başlayarak daha milli eğitime, daha kendisiyle, değerleriyle, tarihiyle barışık eğitime evet, dil öğretimine evet ancak bütün bunları doğru şekilde yapmak gerek.
Sorunların hepsi, doğru hedef ve isteklerin eğitim bilimlerinin kendi ilkeleri ve kuralları içinde gerçekleştirilmesi gerekirken, bunun siyaset, ekonomi ve diğer sosyal bilimler çerçevesinde ele alınıp gerçekleştirilmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. Bu böyle olmasaydı, eğitim bakanlığı, AK Parti hükümetlerinin en çok bakan değiştirdiği bakanlık olmazdı. Sayın Cumhurbaşkanımız, ülkemizde duayen eğitimcilerinden birini bakan yaparak, düşündükleri şeyleri, bizim de hassas olduğumuz paylaştığımız konuları eğitimde daha doğru şekilde uygulayabilir ve böylece başarı daha kısa sürede yakalanır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

11 Aralık 2016 Pazar 02:11 http://www.kamuexpress.com/

TAYYİP ERDOĞAN VE EĞİTİM SİSTEMİ

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, eğitimle ilgili çok önemli açıklamalar yaptı. Özellikle müfredat konusundan yürütülen bir çalışmanın varlığından söz etmesi büyük bir önem taşıyor.

Toplumsal değerlerden, kültürden, geleneklerden soyutlanmış, bunlara orasından burasından dokunarak değindiği, çoğunlukla seküler bakış açısıyla az biraz değerler yerleştirilmiş, suya sabuna dokunmayan müfredat anlayışıyla zaten bir yere varılmadığı çoktan anlaşılmış bir durumdu.

Sadece müfredat değil, Sayın Cumhurbaşkanımızın sınav sistemiyle ilgili söyledikleri de, bizim birkaç yıldır söylediğimiz, hatta “Sınavlar Gençleri Zehirliyor” diye başlık attığımız yazılarla da vurguladığımız sınav konusu da önemli bir sorundur.

Sınavın bir amaç değil, bir araç olduğunu belirten Cumhurbaşkanımız Erdoğan, çocuklara öncelikle öğrendikleri bilgiyle, kendilerine, ailelerine, ülkelerine, milletlerine, insanlığa nasıl faydalı olabileceklerinin şuurunun aşılanması gerektiğini, bu başarıldığında rekabet alanının sınav olmaktan çıkacağını söyledi.

Sınava karşı açık ve net bir duruş var. Müfredata karşı da net bir duruş var. Sayın Cumhurbaşkanımız; “Hâlihazırdaki müfredatımızın, öğretmen niteliğimizin, eğitim materyallerini kullanma biçimimizin bu beklentiyi karşılamaktan henüz uzak olduğunu görüyorum.” Eğitim sisteminin aksayan yönlerini belirtmişler.

Görüldüğü gibi müfredat ve sınav haricinde Sayın Cumhurbaşkanımızın gündeminde olan bir diğer konu da “öğretmen nitelikleri.”
Öğretmen sayısında AK Parti döneminde ciddi bir artış oldu. Bu, Sayın Cumhurbaşkanımızın övünerek anlattığı bir durum. 584 bin olan öğretmen sayısının 904 bin yapıldığı belirtiliyor. 16 yıllık AK Parti iktidarı sürecinde öğretmen sayısında % 55 artış olmuş. Yıllık ortalama 20 bin artış olmuş.

Öğretmen sayısında ciddi bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında derslik sayılarında da son 16 yılda ciddi bir artış var; 282 bin…

Öğretmen niteliği konusundan herkeste bir söylem birliği var. Öğretmen niteliği konusunda ne bekleniyor biliyorum ama eski teknoloji fabrikadan yeni teknoloji ürün nasıl çıkmıyorsa, 20. yüzyıla göre şekillenmiş okullardan 21. yüzyıla uyum sağlayacak öğretmenlerin hemen çıkmasını beklemek hayal olur ancak. Çünkü öyle bir eğitim sistemine sahibiz ki hiçbir şekilde toplumun değerleriyle barışık değil, onun rengârenk kültürüne yabancı ve en koyu haliyle seküler. Bu eğitim sisteminde yüksek kültürlü, toplum değerlerini bütün varlığı ile benimsemiş insan yetişmesi şans olur.

Eleştirdiğimiz, niteliğini beğenmediğimiz öğretmenleri biz kendi elimizle, kendi okullarımızda yetiştirdik. Sorun öğretmende değil, sorun onu yetiştiren eğitim sisteminde. Yaptığı matematik netine göre öğretmen seçersek, başka hiçbir şeye bakmazsak, elbette her çıkan matematikçi iyi öğretmen olamayabilir. O zaman sorun öğretmenin niteliğinde değil, öğretmenliğe giden süreçte öğretmenlik mesleği ile ilgili eliminasyon ve seçim sisteminin olmayışından nitelik sorununu yaşarız.

Üniversitelerinde eğitim kalitesine de bakmamız gerek. Bu anlamda, bazı üniversitelerin öğretmen kalitesi çok yüksek iken, bazılarında ciddi nitelik sorunu olan öğretmenlerin çıkması dikkat çeken bir durumdur. Hatta aynı üniversitenin, aynı fakültesindeki farklı bölümleri arasında öğretmen niteliği açısından ciddi farklar olduğunu gözlemlemiş durumdayız.

Bunun yanında öğretmenleri daha iyi olmaya, kendini geliştirmeye, verimli olmaya, daha çok çalışmaya itecek bir sistemimiz yok.
Önemli projeler hazırlayan, öğrencileriyle büyük işler başaran, buluşlara imza atan öğrenciler yetiştiren, olimpiyatlara öğrencileri hazırlayan, sosyal ve kültürel çalışmalara yüzlerce öğrenci katan, spora öğrenci kazandıran öğretmenlere verilen şeyle, hiçbir şey yapmadan dersine girip çıkan öğretmene verilen şey aynı. Yani insanlar soruyor doğal olarak, ben neden çalışayım? Üstelik defalarca gördüm bunu, çalışkan olan öğretmenlerin önemli bir kısmı öyle ya da böyle hak ettikleri ödülü almadıklarından hatta hak etmeyen kişilere çeşitli ödüllerin gittiğini gördüğünden büyük hayal kırıklığına uğruyor ve motivasyonunu kaybediyor.

Eğitime yapılan yatırım getirisi büyük olur. Sadece öğretmen sayısındaki artış, derslik sayılarının artması, ücretsiz kitaplar, ücretsiz kurslar vb. bile ülkemizde önemli kazançlara kapı araladı. Bunlarından başında terör konusunda toplumun gösterdiği mutabakat. FETÖ vb. örgütlere toplum pirim vermiyor. Teknolojik ve ekonomik gelişme kendi öz varlığımızla gerçekleşiyor. Belki istediğimiz hızda değil ama bu sınav sistemiyle, bu eğitim anlayışıyla elde edilen sonuç bile gerçekten mucize.

Bizim öncelikle, seküler eğitim sisteminden kurtulmamız, kendi milli eğitim sistemimizi kurmamız gerekiyor. Bunun yanında bakanlık teşkilatını (MEB), merkezi ve taşra diye iki şekilde yeniden örgütlemek gerek. Bakanlık; eğitim politikaları, öğretmen yetiştirme, müfredat, koordinasyon, denetim gibi görevleri yapmalı, taşraya bugün sahip olduğu görevlerin bir kısmını (öğretmen atama, yer değiştirme başta olmak üzere) tamamen bırakmalı diye düşünüyorum.

Öğretmenlik, eğitim müfettişleri ve eğitim yöneticileri yanında, akademik öğretmen, kalite uzmanları gibi yeni kadrolar oluşturulmalı, bu kadroların kendi içinde esnek ve geçişken kariyer basamakları şeklinde düzenlenmesi gerekli.
Devlete memur yetiştiren eğitim sistemi anlayışından, topluma ihtiyaç duyduğu insanı yetiştiren eğitim anlayışına ve sistemine geçmemiz gerek.

Sonuç olarak eğitimden, nitelikten şikâyet eden çok. Dünya yeni bir arayış içinde, her yerde yeni şeyler deniyor. Eğitim sisteminin aksayan yönlerini düzeltmekle zaman kaybediyoruz. Bizim de bir an önce kendi eğitim sistemimizi kurmamız gerek.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci

03 Nisan 2018 Salı 05:00 http://www.kamuexpress.com/

SİSTEM SORUNU VE ÖĞRETMEN

Öğretmenlik mesleğine gönül vermiş olanlar, bu mesleğin cilvelerine her türlü olumsuzluğa rağmen katlanırlar. İnsana değer vermenin en güzel yansımasını öğretmenlik mesleğinde görürsünüz. Anlatılamayan ancak yaşanan bir zevk vardır öğretmenlikte. Bu nedenle öğretmenlik, meslek olmaktan öte, bir sevda gibi yaşanan hayat biçimidir denilebilir.

Günümüzde her türlü sorunu eninde sonunda bağladığımız bir ‘sistem’ olgusu vardır. Sistemin getirdiği sorunlar yüzünden öğretmenlere haksızlık yapılıyor deriz mesela. İç içe geçmiş yapıların bütünü olan ‘sistem’ olgusunun alt sistemleri, üst sistemleri çeşitli yüzleriyle karşımıza çıkar. Bunlar esasında iyi kurgulanmış bir düşüncenin hayatımıza yansımasından başka bir şey değildir.

Bu düşünce, insanı kendi gerçeğinden soyutlayıp onu maddeden müteşekkil bir varlık olarak algılar. Bu düşünce, hayatı bu dünya ile sınırlı olarak var sayar. Bu düşünce insan arzu ve isteklerini kutsar. Bu düşünce bireyi toplumun önüne koyar ve toplumu birey üzerinden vurur.

Tamamen materyalist bakış açısının şekillendirdiği kamu sistemi ve onun alt kollarından eğitim sistemi, onun ders programlarından, müfredata kadar her yere anlayışını yerleştirmiştir. Bu düşünce biçimi nedeniyle sistem içinde yapılan, yapılmak istenen olumlu pek çok değişiklik ya istendik sonuçlara ulaşmıyor ya da tamamen akamete uğruyor.

Daha somut hale getirirsek, Türkiye’de yıllardan beri eğitim üzerine yapılan onca değişikliğe rağmen bir türlü eğitimde istenen başarı yakalanamıyor. Bunun esas nedeni sistem dediğimiz çok iyi kurgulanmış yapının insanlar üzerinde yarattığı tahribattır. Bu tahribatın en önemli yönü, düşünme ve algılama biçimindedir diyebiliriz. Söz gelimi, başarılarla dolu tarihimize rağmen, eğitim sisteminde bazen açıktan, bazen gizli gizli pompalanan aşağılık kompleksinin sonucu olarak bireyler, yenilmişliği ve geri kalmışlığı mevcut değerlerimizden görür ve bir kadermişçesine bunun değişmeyeceği kanısını taşır. İşte bu düşünce yapısının topluma hâkim olması için bütün eğitim sistemi düzenlenmiştir desek hiç haksızlık yapmayız. Yıllarca aldığı eğitim sonucunda kendi toplumuna, değerlerine yabancılaşan insanları çok gördük.

İşte sistem dediğimiz şey bir algıyı ve düşünceyi gerçekleştirme üzerine kurgulanmış genel yapının adıdır. Devlet yapısı içinde, devleti ele geçiren siyasal oluşumlara karşı kendini koruma refleksleri olan bu yapının değişimi için yapılan pek çok şey sistemi besleyen yeni oluşumlara dönüşmüştür zamanla. Çünkü değiştirilen şey çok iyi kurgulanmış yapının aksayan yönleriydi sadece.

Eğitim sistemi içinde yıllar içinde yapılan şeylerde aslında benzerdir. Yıllarca var olan sistemi daha iyi hale getirmek için devrim niteliğinde değişiklikler yapıldı. Kesintisiz sekiz yıllık eğitim, ardından 4+4+4, meslek liselerinin katsayı sorunun çözülmesi aslında hiçbir sorunumuzu çözmedi, çözmeyecek.

Öğretmenlerin, öğrencilerin okullarında, velilerin, siyasilerin hepsinin söz birliği etmişçesine bir sistem sorunundan bahsetmesi aslında bir sorun algısının varlığını gösteriyor. Eğitim sisteminin vaad ettiği şeyin ne olduğunu görmek için onun eğitim programlarına, ders sayıları ve içeriklerine bakmak yeterlidir.

Sir Ken Robinson’u duydunuz mu bilmiyorum ama internet üzerinde paylaşım rekorları kıran videosunu sadece adını yazarsanız bulup izleyebilirsiniz. Sir Ken Robinson, eğitim üzerine yaptığı konuşmasında Amerikan eğitim sisteminin 19. Yüzyılda endüstrileşmenin ihtiyaç duyduğu insanları yetiştirme üzerine kurgulanmış olduğunu söylüyor. Bu nedenle sanat ve diğer alanlarla ilgili eğitime, eğitim programlarına çok az yer verildi diye de dert yanıyor Ken Robinson.

Amerikan eğitim sistemi endüstrinin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmek üzere kurgulanmışsa, Batı’daki örneklerini taklit üzerine kurgulanmış eğitim sistemimiz endüstrimiz olmadığına göre kimin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmek üzerine kurgulanmıştır?

Bunu okullardan mezun olan insanların ne için yarıştığına bakarak anlayabiliriz. YGS’ye giren öğrencilerin yıldan yıla sayısı artarken, 2016 yılında başvuranların sayısı 2 milyon 255 bin. Bu durum KPSS sınavına girenlerde 4 milyon civarında bir rakama ulaşıyor. Yani ülkemizde üniversiteye girmek isteyen adayların iki katına yakını devlet memur olmak için uğraşıyor.

Buradan da görüleceği gibi ülkemizdeki eğitim sisteminin, devletin ihtiyaç duyacağı memurları yetiştirmek üzere kurgulanmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Buna bir delil de, o kadar meslek lisesi ve yüksek okul mezununa rağmen endüstriyel üretim yapan kesimler, küçük ve orta ölçekli sanayiciler, hatta berberler, oto tamircileri, marangozlar çalıştırmak için nitelikli ara eleman bulamıyorlar.

Batı’daki meslek okullarını görmüş olan pek çok öğretmen ve idarecinin ortak kanısı bizim okullarda daha modern ve gelişmiş makinelerle eğitim verilebiliyor. Ancak gerçekte çıkan öğrenci niteliği Batı’daki örnekleriyle karşılaştırılmayacak kadar kötü. Bunun sebebi olarak öğretmenleri göstermek öğretmenlere yapılacak en büyük ve en acımasız itham olur. Çünkü sınav sistemi, okulların sanayi ile iç içe olmaması, üretim yapma kapasitesine sahip olan bu okulların imkânlarının basit işlerde kullanılması, mesleğe yönlendirmenin yanlış yapılması veya genel olarak özetlenecek olursa sistemin kamu personeli yetiştirme üzerine kurgulanmış olması yüzünden bu okullardan işgücüne katkı sağlayacak nitelikli insan yetişmiyor.

Sonuç olarak öğretmen yetiştirmeden, okullardaki ders programlarına kadar bir sistem sorunumuz var. Bu sistem sorununun ciddi şekilde düşünülüp tartışılması gerekiyor. Nasıl bir insan istiyoruz sorusuna doğru cevap veren sistem bizim geleceğimizi şekillendiren eğitim sistemini ortaya koyacaktır.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
22 Eylül 2016 Perşembe 21:54 http://www.kamuexpress.com/

EĞİTİM VE SOSYAL SORUNLAR

Sınavların gençleri zehirlediğini bu köşede okudunuz siz. Bir yıl kadar önce kaleme alıp burada paylaştığım yazıda açıkça hem ortaokulda hem de lisede gençlerimizin verimli ikişer yılı sınavlara hazırlıkla geçiyor demiştim. O yazıda;

“Ebeveynler, öğretmenler çoktan seçmeli sorularla çocuklarımızı bir üst basamaktaki okula hazırlıyor. En zeki çocuklarımızın hayatlarının en verimli dört yılı (ikisi ortaokul, ikisi lise’de) sınavlara hazırlıkla geçiyor.” diyerek konunun ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiştim.

Cumhurbaşkanımızın çıkışı ile TEOG sınavı kaldırıldı. Bizim yıllardır söylediğimiz şeyleri siyasilerin yeni yeni dillendirmesi umut vericidir. Sadece TEOG değil, ÖSYS sınavlarının ve KPSS’nin de kaldırılması gerekiyor.

İnsanları belirli sayıda soruları, kendilerine verilen süreye ve verdikleri netlere göre değerlendirip okula ve işe yerleştirmek zaten doğru sonuç vermiyor ancak hepsinden önemlisi insanlarımızı topu topu 100 kadar soru için yıllarca meşgul etmek büyük zaman ve emek kaybından başka bir şey değildir.

Okullarda verilen derslerin sadece bir kaç tanesinin kıyas kabul edilerek iyi mühendis, iyi öğretmen, iyi doktor, iyi hemşire, iyi avukat, iyi muhasebeci olacağını varsaymak gibi yanılgı sonunda iyi kavramının içi boşaldı ve yetiştirdiğimiz insanlardan şikâyet eder olduk.
Nitelik yönünde problemli üniversite mezunlarımız var artık. Bütün sınavlardan başarıyla çıkmış ama hala bir şeylerin eksik olduğu konusunda hem fikir olduğumuz, kafasına güvendiğimiz ama kalbine güvenemediğimiz bir yığın üniversite mezunumuz var.

“Önce ahlak ve maneviyat” sözünün sahibi merhum Necmettin Erbakan’dır. Şimdilerde gençlerimizde eksik olan şeyin ahlak ve maneviyat olduğunu söyleyip duruyoruz. Bütün sınavlardan başarıyla geçmiş ahlaklı ve maneviyatı yüksek gençlerimiz olduğunda da sınavların bize kaybettirdiğini hala anlamamış olacağız.

Çünkü gençlerimizin en verimli yıllarını sınavlardan geçmeye odaklamışız. Sınavını geç yeter, sonrasında bir iş güç sahibi olursun diyerek motive etmişiz. Ülkenin ihtiyacı olan mühendisleri, doktorları, hemşireleri, öğretmenleri, avukatları, veterinerleri, tarihçileri vs. Üniversitelerin ilgili bölümlerinde yetiştirmiş olsak bile, şairleri, yazarları, aydınları, sanatçıları, mucitleri, düşünürleri yetiştiremiyoruz.

Hafta sonu Fenerbahçe-Beşiktaş maçı vardı. Her iki takımın oyuncu kadrosunu saydım her iki takımda sahaya 8 yabancı ile çıkmıştı. 22 kişilik oyuncu kadrosunun sadece 6’sı Türk. İhtiyacımız olan futbolcuyu hadi dışardan ithal edip oynattık, şairi, yazarı, sanatçıyı, edebiyatçıyı, aydını, mucidi, düşünürü, müzisyeni de mi ithal edeceğiz?

Ne eğitim yönetimi konusunda iyi bir sınav veriyoruz, ne de spor yönetimi konusunda. Her şehirde spor liseleri açıldı ancak insanlarımızın aklı fikri devletten bir kadro kapmak. Milyonlarca insan KPSS için yarışıyor. Topu topu bir kaç bin kadro için milyonların yarışması kadar felaket bir şey yok?

Özel sektörde işverenler personeline asgari ücreti fazla görüyor, sigortasını yapmıyor, maaşının bir kısmını kesiyor. Türlü türlü oyunlarla insanların kazançlarına el konuluyor. Bu bilindiği halde denetim yapılmadığından ve insanlar işsiz kalmamak için kimse sesini çıkarmıyor. Ülke ciddi bir memnuniyetsizler kitlesiyle dolu. Sosyal sorunlar dağ gibi olmuş artık siyasal iktidar ve siyasi partiler için ciddi tehdit halini almıştır. Durum böyleyken, sınav sisteminin insanlara verdiği zararı birilerinin hesap etmesi gerçekten çok zor.

Ancak bizzat eğitimin kendisi ve bu uygulanan sınav sistemi memnuniyetsizler kitlesini besliyor. Çünkü:

1. Eğitim sistemi devletin ihtiyacı olan personeli yetiştirmek üzerine kurgulanmış ve sistem sürekli insanlara bunu empoze ediyor,
2. Sınavlar sürekli şekilde eğitimi şekillendiriyor, belirli yeteneklere sahip yüzbinlerce kişi birbirine yakın puanlar alarak atanmak için umut besliyor ve bunun sonucunda beklenti kamuya girmeye yönelik oluyor,
3. İnsanların yeteneklerini, yeterliliklerini sınırlı alanlarla ölçüyor, bir işi yapmak için gerekli becerileri ya hiç ölçmüyor ya da çok azını ölçüyoruz.
4. Esas iş gücü açığı ve iş gücü ihtiyacı özel sektörde olduğu halde buradaki memnuniyetsizlikler insanları kamuda çalışmaya yönlendiriyor.

Eğitimi günümüze ve geleceğe göre şekillendirmediğimiz sürece, gelecek 20 yılda kaybettiğimiz şeyleri anlamak için vaktimiz bile olmayacak… Gecikiyoruz ancak tren kaçmış değil. Bugün TEOG birdenbire nasıl kaldırıldı ise, ÖSYS sınavları, KPSS ve diğer pek çok sınav yeniden yapılandırılmalı, okula yerleşmede, iş ve meslek sahibi olmada sınavların rolünü eğitimi şekillendirecek yapısından kurtarıp, eğitimde bütüncül değerlendirmeye, süreç odaklı bir değerlendirme sistemine geçmemiz gerekiyor.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
24 Eylül 2017 Pazar 22:18 http://www.kamuexpress.com/

NİZAMÜLMÜLK’Ü ANLAMAK

Selçuklu Veziriazamı, büyük devlet adamı Nizamülmülk’ü anlamak demek, 1000 yıllık tarihimizi yeniden yorumlamak demektir. Onu büyük yapan şey, askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda Selçuklu Devletine kazandırdığı şeyler değildir. Onu büyük yapan şey, etkisi hala devam eden okul geleneğini dünyaya kazandırmasıdır.

Nizamiyye Medreseleri 1067 yılında kurulduğunda onun kendileri için ne kadar büyük bir tehlike içerdiğini o zamanki Batini hareketler, Şii örgütler anlamış olmalı ki kurulduğu gün bile açılmaması için tuzak kurmuşlar. Medreseye hoca olarak atanan o devrin büyük âlimlerinden Ebu İshak Şirazi okulun açılış günü verilecek ilk ders için gelmemiş. Okulun en baş hocası, açılış dersini verecek hoca derse gelmemiş; aranmış, her yere bakılmış ama bulunamamış.

Ebu İshak daha sonra ortaya çıkıyor ancak açılışa gelmeme sebebi çok ilginç. Ebu İshak evinden medreseye gitmek üzere çıkmış. Medreseye varmak üzereyken karşısına bir çocuk çıkmış. Çocuk “Ey İmam, sahiplerinden zorla alınan toprak üzerinde yapılan okulda sen nasıl ders vermeyi kabul edebilirsin?” deyince Ebu İshak’ın kafası karışmış. Medresenin arsası üzerine bir çocuk tarafından oluşturulan spekülasyona oracıkta kanmış. Medreseye gitmek yerine evine dönmüş ve kimse kendisini bulmasın diye de saklanmış.

Bu hikâyeyi aldığım Etüt yayınlarından çıkmış ‘Nizamiyye Medresesi’ kitabı yazarı M. Asad Talas, o devirde Bâtınilerin sık sık başvurduğu kara propaganda yöntemlerinden birinin Ebu İshak’a uygulanmış olabileceğini belirtiyor. Bir çocuk tarafından kandırılan Ebu İshak daha sonra ikna edilerek Medresede ders vermeye başlıyor.

Şia ve o devirdeki Batini hareketler Nizamiye Medresesiyle çok uğraşıyor. O devre kadar belli başlı âlimlerin etrafında halka olma şeklinde kendini belli eden okullar ilk defa Nizamülmülk tarafından programlı, düzenli ve belirli görevlilerce verilen sistemi ve amacı belirlenmiş, eğitim için yapılmış binalarda icra edilen eğitim kurumlarına dönüşüyor.

Nizamülmülk’e kadar devlet ya da özel şahıslar tarafından açılmış böyle bir okul modeli hiç uygulanmamış. Pek çok yerde özel şahısların gayretiyle, belirli hocaların ders vermesi şeklinde oluşan okul modelleri var ancak bunların ne müfredat programları, ne düzenli görevlileri, ne eğitimin amacı belli değildi. Çeşitli kütüphaneler, tercüme merkezleri, âlimlerin toplandığı çeşitli camiler toplumların ihtiyacı olan eğitimi karşılamaya çalışıyordu sadece.

Çocuklar camilerde açılan okullara gider, oralarda okuma yazma ve Kur’an öğrenirlerdi. Müstakil binası, sadece eğitim için görevlendirilmiş öğretmenleri ve yardımcıları, çeşitli diğer görevlileri, sınıfları, avlusu vs. ile bir yapı kompleksi ilk defa Nizamülmülk tarafından planlanıyor. Derslerin müfredatı ilk defa Nizamülmülk tarafından çıkartılıyor. Eğitimin amacı ilk defa Nizamülmülk tarafından ortaya konuyor.

Bütün bunlara baktığımızda O devre kadar dağınık şekilde uygulanan eğitim modellerinden farklı olarak çağının çok ilerisine giderek bir okul modeli ortaya koyması devrim niteliği taşımaktadır. Nizamiyye Medreseleri, niçin açıldıysa işte tam olarak o görevi yerine getiren okullar olmuştur.

İslam Dünyasını kasıp kavuran çeşitli sapık mezhep hareketlerinin kötü ve yıkıcı etkisinden tüm Müslümanları Nizamiye Medresesinin önderlik ettiği eğitim modeli kurtarmıştır. O gün en büyük etki ve politik gücü olan Şiiliğin gücünün kırılmasına neden işte bu Nizamiye Medreseleri modelidir.

Günümüzde yıkılmış, kendisinden hiçbir iz bulunamayan Nizamiyye Medresesinin kurucusu Nizamülmülk’ten öğreneceğimiz çok şey vardır. Onun ortaya koyduğu okul modeli doğuda ve batıda hala kullanılan okul modellerinin ilham kaynağıdır. Bugün yeniden bir eğitim krizi yaşıyoruz, yeni arayışlar içindeyiz. 1067 yılında ortaya konan medrese modeli ile Müslümanlar 19. yüzyılın sonlarına, hatta 20. yüzyılın başlarına kadar Dünyada ciddi hâkimiyet ortaya koydular. Müslümanların ortaya koyduğu okul modelini alıp geliştiren Batılılar, okul modellerini geliştiremeyen Müslümanlara galebe çalmışlardır.

Orduların aldığı zaferlerden çok, okullarda elde edilen başarı bir milleti ileri götürür. Bizi yeniden büyük yapacak şey okullarımızdır. Yeni çağda, yeni dünyada, artık yeni eğitim modeliyle, yeni eğitim felsefeleri ile yeni okullar ile ancak var olabiliriz. Vezir Nizamülmülk’ün baktığı yerden bakarsak belki ne yapmamız gerektiği konusunda ciddi fikirler yakalayabiliriz.

Mahir KILIÇOĞLU
Eğitimci
30 Ekim 2016 Pazar 22:59 http://www.kamuexpress.com/